BASINDA BİZ

Dr. Dırık: “Aileler down sendromlu çocuklarına sevgi ve ilgi göstersinler” Bu haber http://www.haberkolay.net/'dan alınmıştır.  Kaynak: http://www.haberkolay.net/haber/dr-dirik-aileler-down-sendromlu-cocuklarina-sevgi-ve-ilgi-gostersinler-340960.html

Dr. Dırık: “Aileler down sendromlu çocuklarına sevgi ve ilgi göstersinler” Bu haber http://www.haberkolay.net/'dan alınmıştır. Kaynak: http://www.haberkolay.net/haber/dr-dirik-aileler-down-sendromlu-cocuklarina-sevgi-ve-ilgi-gostersinler-340960.html

 

1000 VAKADAN 15'İ İZMİR'DE

1000 VAKADAN 15'İ İZMİR'DE

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan ''Plazmaferez (Kan Süzme)'' tedavisi, SGK kapsamındadır.

İzmir’de ücretsiz “Plazmaferez ( Kan Süzme)” şansı

Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi. Kanın içinde bulunan kolestrolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilmektedir. Kötü kolesterolün artması durumunda bunu kandan uzaklaştırabildiklerini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

 

SGK kapsamında ücretsiz

Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

 

 

İzmir’de ücretsiz

İzmir’de ücretsiz "Plazmaferez" şansı

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan “Plazmaferez” tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir’de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor. Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi. Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı. "SGK kapsamında ücretsiz" Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

İzmir’de ücretsiz

İzmir’de ücretsiz "Plazmaferez" şansı

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan “Plazmaferez” tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler...
Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan “Plazmaferez” tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir’de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor. Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi. Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı. "SGK kapsamında ücretsiz" Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

 

İzmir'de Ücretsiz

İzmir'de Ücretsiz "Plazmaferez" Şansı

İzmir'de ücretsiz "Plazmaferez" şansıİZMİR - Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan "Plazmaferez" tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler...,

 

İZMİR - Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan "Plazmaferez" tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir'de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor. 
Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, "Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950'li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem" dedi.
Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, "Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye'de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15'i İzmir'de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz" ifadelerini kullandı.
"SGK kapsamında ücretsiz"
Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise "Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık" dedi.

İzmir’de ücretsiz

İzmir’de ücretsiz "Plazmaferez" şansı

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan “Plazmaferez” tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir’de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor

 

Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi.

 

Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

 

 

"SGK kapsamında ücretsiz"

 

Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

İZMİR/İHA

 

İzmir'de Ücretsiz

İzmir'de Ücretsiz "Plazmaferez" Şansı

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan “Plazmaferez” tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir’de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor.
Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi.
Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

"SGK kapsamında ücretsiz"
Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

1000 Vakadan 15'i İzmir'de

1000 Vakadan 15'i İzmir'de

Özel Ege Şehir Hastanesi'nde uygulanan, çok az kişi tarafından bilinen ''Plazmaferez Tedavisi'' yani kan değiştirme, kan süzme tedavisi...

Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan ''Plazmaferez (Kan Süzme)'' tedavisi, Özel Ege Şehir Hastanesi'nde SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor.

İzmir’de ücretsiz “Plazmaferez ( Kan Süzme)” şansı

Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, “Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950’li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem” dedi. Kanın içinde bulunan kolestrolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilmektedir. Kötü kolesterolün artması durumunda bunu kandan uzaklaştırabildiklerini kaydeden Büyükkeçeci, “Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye’de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15’i İzmir’de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz” ifadelerini kullandı.

SGK kapsamında ücretsiz

Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise “Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık” dedi.

İzmir'de ücretsiz

İzmir'de ücretsiz "Plazmaferez" şansı

İzmir'de ücretsiz "Plazmaferez" şansı 

Ali Gözeten - Halil Karahan 
İZMİR (İHA) - Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara ve kan hastalıklarına kadar birçok hastalığın tedavisinde kullanılan "Plazmaferez" tedavisi, özel hastanelerde yüksek ücretler karşılığı yapılırken, İzmir'de bulunan özel bir hastanede SGK kapsamında herhangi bir ek ücret talep etmeden gerçekleştiriliyor.
Birçok hastalığın tedavisinde kullanılan Plazmaferez yönteminde, hücre ayırma işlemi gerçekleştirdiklerini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, "Kanda bulunan plazma dediğimiz birçok maddenin ayrılması için kullanılan bir yöntem. 1950'li yıllarda manuel olarak yapılan bu işlem şimdilerde daha yaygın hale geldi ve otomatik olarak yapılabiliyor. Bu sistemle birçok işlem yapılabiliyor. Kan hastalıkları, nörolojik hastalıklar, böbrek hastalıklarında, şeker hastalıklarında çok etkili bir yöntem" dedi.
Kanın içinde bulunan kolesterolden vücudun kendi kendine zarar veren (otoümmun) askerine, karaciğer tümörlerine, bilirubine kadar birçok vücuda zarar veren madde ve hücre bu yöntemle süzülmekte ve tedavi edilebildiğini kaydeden Büyükkeçeci, "Vakaya göre haftada 1 veya ayda 1 uygulanabiliyor. Tüm Türkiye'de binin üzerinde vakaya işlem yapılmış. Bu hastaların 15'i İzmir'de. Biz de bu hastalardan bazılarını kliniğimizde misafir ederek lipid ayırma işlemlerini gerçekleştiriyoruz" ifadelerini kullandı.

"SGK kapsamında ücretsiz"
Plazmaferez yönteminin son dönemde tıp camiasında çok sık gündeme geldiğini anlatan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul ise "Ailesel kolesterol yüksekliklerinden, ani işitme kayıplarına, nörolojik hastalıklardan dermatolojik hastalıklara kadar birçok hastalığın tedavisinde ilk basamak olarak bu yöntem kullanılıyor. Bizler de özel hastanelerde bu yöntemin devam edebilmesi adına plazmaferez yöntemine hastane olarak kapımızı açtık. İleriki dönemlerde bu yöntemle tümör hücrelerinin de toplanabileceği ifade ediliyor. Hastalar genelde ödeme güçlüğü yaşadığı için bu hastalardan özel hastane politikasından farklı olarak herhangi bir ek ücret talep etmeden, aynı devlet hastanesiymiş gibi SGK kapsamında tedavi uygulamaya başladık" dedi.

 ''Lösemi, tedavi edilebilir bir hastalıktır''

''Lösemi, tedavi edilebilir bir hastalıktır''

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, Lösemide erken teşhisin tedavide hayati önem taşıdığını vurguladı.

Kan kanserleri olarak bilinen lösemi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır'' diye konuştu.

''Lösemi, Beyaz Kan Hücrelerinin Kontrolsüz Çoğalmasıdır''
Toplumda kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi,öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak billinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Kanda bulunan lökositlerin genç şekilleri çoğalıp kana geçerse akut lösemi, olgunlaşan şekilleri çoğalırsa kronik lösemi oluşur. Akut ve kronik kelimeleri diğer hastalıklarda klinikle, lösemiler de ise hücre tipi ile uyumludur, aynı zamanda hastalığın seyrini de ifade eder. Akut lösemiler daha hızlı, kronik lösemiler ise daha yavaş seyreder.

''Çocuklarda Akut Lösemi Sık Görülen Kanser Tiplerindendir''
Akut ve kronik lösemilerin klinik belirtileri birbirinden farklıdır. Akut lösemiler genellikle lökositlerin hastalığı olmakla beraber, kanın diğer hücrelerini de etkileyebilir (kırmızı kan hücreleri, trombositler gibi), bazı durumlarda başlangıç durumundaki akut lösemilerde lökosit sayısı yükselir, bununla birlikte trombosit ve lenfosit sayısında değişiklik olmayabilir, bu başlangıç halindeki bir lösemidir. İleri dönemlerde kırmızı kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma başlar. Bunların azalması durumunda hastalık belirtileri ile başlangıç durumundaki hastalığın belirtileri biraz farklıdır. Hastada kırmızı kan hücreleri ile trombositlerde azalma yok ise hastalar genellikle enfeksiyon gibi ateş şikayeti ile hastaneye gelirler. Ateş, en önemli belirtisidir. Lösemilerde ateşin iki sebebi vardır; lökositlerin artmış olmasına bağlı ateş diğeri ise bu lökositlerin enfeksiyona karşı koruma güçlerinin olmamasından kaynaklanan fırsatçı enfeksiyon dediğimiz enfeksiyona bağlı ateştir.Bunu başlangıçta ayırt edemezsiniz. Kırmızı kan düştüğü zaman tipik anemi dediğimiz bir tablo oluşur.Bu hastalar, halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlerde bulunur. Trombositlerin düşmesine bağlı olan belirtiler ise kanama şeklindedir; ciltte, deride görülebilir. Kanama sadece deride olmaz ağız içerisinde kanamalarda görülebilir. Bu belirtiler hastalarda tek tek yada ikişerli üçerli gruplar halinde bulunabilir. Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip olup akut

miyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Akut lösemi, çocuklarda sık görülen kanser tiplerinden olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar.

''Kemik İliği Nakli Akla Gelen İlk Tedavilerden Biridir''
Akut lösemiler mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir, tedavi protokolü hastalığın tipine göre hekim tarafından belirlenir. Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Bu nakiller daha çok birinci derece yakınlardan alınan ilik nakli şeklinde uygulanmaktadır. Eğer böyle bir verici yoksa akraba dışından da nakil yapılabilir. Bazı akut lösemilerde hastanın vericisi yoksa verici bulununcaya kadar zaman kazanmak için otolog nakil dediğimiz kendi iliği nakledilebilir ama otolog nakilden sonra hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Başakasından nakleedilen ilik daha kalıcı ve yüksek oranda iyilik sağlayan bir nakildir ama bu durumda ileri dönemde löseminin tekrarlanmasını engelleyememekte olup riski azaltmaktadır.

''Kronik Lösemiler Ayakta Tedavi Edilebilir''
Kronik lösemilerde ise klinik belirtiler farklıdır. Başlangıç halinde genellikle erken evrede kronik lösemiler tesadüfen bir hastalığın fizik muayenesi sırasında yada yapılan bir tahlilde lökosit sayısının yüksek olmasıyla ortaya çıkar, daha ileri tetkikler yapılarak lösemi olup olmadığına karar verilir.Lösemilerde erken teşhis önemlidir.Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Kronik lösemiler ayakta tedavi edilebilir. Kronik lösemi tedavisinde amaç hastalığı baskı altına alıp hastaya zarar vermesini engellemektir.

''Çocuklarda Lösemi Tedavisine Daha Çabuk Yanıt Alınır''
Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda olabilen lösemi özellikle çocukların mücadele ettiği bir hastalıktır. Çocuklarda lösemi çok daha iyi seyreder, tedaviye daha çabuk yanıt alınır. Lösemili hücreler erişkinlerde daha dirençlidir. Erkek ve kız çocuklarda aynı ölçüde görülen lösemi, kız çocuklarında 2,5 sene gibi bir sürede tedavi edilirken; erkek çocuklarında bu süre 3,5 seneye kadar çıkabilmektedir. Bunun nedeni kanserli hücrelerin erkeklerin testis organında saklanma eğilimi göstermesidir. Bu organı koruyan bariyerler aracılığı ile korunan kanser hücresine kemoterapinin ulaşması zorlaşırken, nüksetmesine de neden olabilir.Günümüz şartlarında lösemi, tedavi edilebilir hastalıklar grubunda yer almaktadır. Lösemi tanısı konduktan sonraki yaşam süreleri artık uzadı. Sitogenetik remisyonu sağlayacak ilacımız daha önce yoktu ama bugün elimizde 3-4 tane ilacımız bulunmaktadır. Moleküler düzeyde remisyonu sağlayacak yani genetik değişimlerin düzenlenmesini sağlayacak imkanımız var. Akut lösemilerin, tedavileri oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır. 

 

 

 

"LÖSEMİ, TEDAVİ EDİLEBİLİR HASTALIKLAR GRUBUNDA YER ALMAKTADIR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, Lösemide erken teşhisin tedavide hayati önem taşıdığını vurguladı.

Kan kanserleri olarak bilinen lösemi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır'' diye konuştu.

 

''Lösemi, Beyaz Kan Hücrelerinin Kontrolsüz Çoğalmasıdır''

Toplumda kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi,öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak billinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Kanda bulunan lökositlerin genç şekilleri çoğalıp kana geçerse akut lösemi, olgunlaşan şekilleri çoğalırsa kronik lösemi oluşur. Akut ve kronik kelimeleri diğer hastalıklarda klinikle, lösemiler de ise hücre tipi ile uyumludur, aynı zamanda hastalığın seyrini de ifade eder. Akut lösemiler daha hızlı, kronik lösemiler ise daha yavaş seyreder.

 

''Çocuklarda Akut Lösemi Sık Görülen Kanser Tiplerindendir''

Akut ve kronik lösemilerin klinik belirtileri birbirinden farklıdır. Akut lösemiler genellikle lökositlerin hastalığı olmakla beraber, kanın diğer hücrelerini de etkileyebilir (kırmızı kan hücreleri, trombositler gibi), bazı durumlarda başlangıç durumundaki akut lösemilerde lökosit sayısı yükselir, bununla birlikte trombosit ve lenfosit sayısında değişiklik olmayabilir, bu başlangıç halindeki bir lösemidir. İleri dönemlerde kırmızı kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma başlar. Bunların azalması durumunda hastalık belirtileri ile başlangıç durumundaki hastalığın belirtileri biraz farklıdır. Hastada kırmızı kan hücreleri ile trombositlerde azalma yok ise hastalar genellikle enfeksiyon gibi ateş şikayeti ile hastaneye gelirler. Ateş, en önemli belirtisidir. Lösemilerde ateşin iki sebebi vardır; lökositlerin artmış olmasına bağlı ateş diğeri ise bu lökositlerin enfeksiyona karşı koruma güçlerinin olmamasından kaynaklanan fırsatçı enfeksiyon dediğimiz enfeksiyona bağlı ateştir.Bunu başlangıçta ayırt edemezsiniz. Kırmızı kan düştüğü zaman tipik anemi dediğimiz bir tablo oluşur.Bu hastalar, halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlerde bulunur. Trombositlerin düşmesine bağlı olan belirtiler ise kanama şeklindedir; ciltte, deride görülebilir. Kanama sadece deride olmaz ağız içerisinde kanamalarda görülebilir. Bu belirtiler hastalarda tek tek yada ikişerli üçerli gruplar halinde bulunabilir. Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip olup akut

miyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Akut lösemi, çocuklarda sık görülen kanser tiplerinden olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar.

 

''Kemik İliği Nakli Akla Gelen İlk Tedavilerden Biridir''

Akut lösemiler mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir, tedavi protokolü hastalığın tipine göre hekim tarafından belirlenir. Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Bu nakiller daha çok birinci derece yakınlardan alınan ilik nakli şeklinde uygulanmaktadır. Eğer böyle bir verici yoksa akraba dışından da nakil yapılabilir. Bazı akut lösemilerde hastanın vericisi yoksa verici bulununcaya kadar zaman kazanmak için otolog nakil dediğimiz kendi iliği nakledilebilir ama otolog nakilden sonra hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Başakasından nakleedilen ilik daha kalıcı ve yüksek oranda iyilik sağlayan bir nakildir ama bu durumda ileri dönemde löseminin tekrarlanmasını engelleyememekte olup riski azaltmaktadır.

 

''Kronik Lösemiler Ayakta Tedavi Edilebilir''

Kronik lösemilerde ise klinik belirtiler farklıdır. Başlangıç halinde genellikle erken evrede kronik lösemiler tesadüfen bir hastalığın fizik muayenesi sırasında yada yapılan bir tahlilde lökosit sayısının yüksek olmasıyla ortaya çıkar, daha ileri tetkikler yapılarak lösemi olup olmadığına karar verilir.Lösemilerde erken teşhis önemlidir.Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Kronik lösemiler ayakta tedavi edilebilir. Kronik lösemi tedavisinde amaç hastalığı baskı altına alıp hastaya zarar vermesini engellemektir.

 

''Çocuklarda Lösemi Tedavisine Daha Çabuk Yanıt Alınır''

Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda olabilen lösemi özellikle çocukların mücadele ettiği bir hastalıktır. Çocuklarda lösemi çok daha iyi seyreder, tedaviye daha çabuk yanıt alınır. Lösemili hücreler erişkinlerde daha dirençlidir. Erkek ve kız çocuklarda aynı ölçüde görülen lösemi, kız çocuklarında 2,5 sene gibi bir sürede tedavi edilirken; erkek çocuklarında bu süre 3,5 seneye kadar çıkabilmektedir. Bunun nedeni kanserli hücrelerin erkeklerin testis organında saklanma eğilimi göstermesidir. Bu organı koruyan bariyerler aracılığı ile korunan kanser hücresine kemoterapinin ulaşması zorlaşırken, nüksetmesine de neden olabilir.Günümüz şartlarında lösemi, tedavi edilebilir hastalıklar grubunda yer almaktadır. Lösemi tanısı konduktan sonraki yaşam süreleri artık uzadı. Sitogenetik remisyonu sağlayacak ilacımız daha önce yoktu ama bugün elimizde 3-4 tane ilacımız bulunmaktadır. Moleküler düzeyde remisyonu sağlayacak yani genetik değişimlerin düzenlenmesini sağlayacak imkanımız var. Akut lösemilerin, tedavileri oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır. 

 

 

 

Lösemi, Tedavi Edilebilir

Lösemi, Tedavi Edilebilir

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, Lösemide erken teşhisin tedavide hayati önem taşıdığını vurguladı.

Kan kanserleri olarak bilinen lösemi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ”Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır” diye konuştu.

”Lösemi, Beyaz Kan Hücrelerinin Kontrolsüz Çoğalmasıdır”

Toplumda kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi,öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak billinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Kanda bulunan lökositlerin genç şekilleri çoğalıp kana geçerse akut lösemi, olgunlaşan şekilleri çoğalırsa kronik lösemi oluşur. Akut ve kronik kelimeleri diğer hastalıklarda klinikle, lösemiler de ise hücre tipi ile uyumludur, aynı zamanda hastalığın seyrini de ifade eder. Akut lösemiler daha hızlı, kronik lösemiler ise daha yavaş seyreder.

”Çocuklarda Akut Lösemi Sık Görülen Kanser Tiplerindendir”

Akut ve kronik lösemilerin klinik belirtileri birbirinden farklıdır. Akut lösemiler genellikle lökositlerin hastalığı olmakla beraber, kanın diğer hücrelerini de etkileyebilir (kırmızı kan hücreleri, trombositler gibi), bazı durumlarda başlangıç durumundaki akut lösemilerde lökosit sayısı yükselir, bununla birlikte trombosit ve lenfosit sayısında değişiklik olmayabilir, bu başlangıç halindeki bir lösemidir. İleri dönemlerde kırmızı kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma başlar. Bunların azalması durumunda hastalık belirtileri ile başlangıç durumundaki hastalığın belirtileri biraz farklıdır. Hastada kırmızı kan hücreleri ile trombositlerde azalma yok ise hastalar genellikle enfeksiyon gibi ateş şikayeti ile hastaneye gelirler. Ateş, en önemli belirtisidir. Lösemilerde ateşin iki sebebi vardır; lökositlerin artmış olmasına bağlı ateş diğeri ise bu lökositlerin enfeksiyona karşı koruma güçlerinin olmamasından kaynaklanan fırsatçı enfeksiyon dediğimiz enfeksiyona bağlı ateştir.Bunu başlangıçta ayırt edemezsiniz. Kırmızı kan düştüğü zaman tipik anemi dediğimiz bir tablo oluşur.Bu hastalar, halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlerde bulunur. Trombositlerin düşmesine bağlı olan belirtiler ise kanama şeklindedir; ciltte, deride görülebilir. Kanama sadece deride olmaz ağız içerisinde kanamalarda görülebilir. Bu belirtiler hastalarda tek tek yada ikişerli üçerli gruplar halinde bulunabilir. Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip olup akut

miyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Akut lösemi, çocuklarda sık görülen kanser tiplerinden olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar.

”Kemik İliği Nakli Akla Gelen İlk Tedavilerden Biridir”

Akut lösemiler mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir, tedavi protokolü hastalığın tipine göre hekim tarafından belirlenir. Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Bu nakiller daha çok birinci derece yakınlardan alınan ilik nakli şeklinde uygulanmaktadır. Eğer böyle bir verici yoksa akraba dışından da nakil yapılabilir. Bazı akut lösemilerde hastanın vericisi yoksa verici bulununcaya kadar zaman kazanmak için otolog nakil dediğimiz kendi iliği nakledilebilir ama otolog nakilden sonra hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Başakasından nakleedilen ilik daha kalıcı ve yüksek oranda iyilik sağlayan bir nakildir ama bu durumda ileri dönemde löseminin tekrarlanmasını engelleyememekte olup riski azaltmaktadır.

”Kronik Lösemiler Ayakta Tedavi Edilebilir”

Kronik lösemilerde ise klinik belirtiler farklıdır. Başlangıç halinde genellikle erken evrede kronik lösemiler tesadüfen bir hastalığın fizik muayenesi sırasında yada yapılan bir tahlilde lökosit sayısının yüksek olmasıyla ortaya çıkar, daha ileri tetkikler yapılarak lösemi olup olmadığına karar verilir.Lösemilerde erken teşhis önemlidir.Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Kronik lösemiler ayakta tedavi edilebilir. Kronik lösemi tedavisinde amaç hastalığı baskı altına alıp hastaya zarar vermesini engellemektir.

”Çocuklarda Lösemi Tedavisine Daha Çabuk Yanıt Alınır”

Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda olabilen lösemi özellikle çocukların mücadele ettiği bir hastalıktır. Çocuklarda lösemi çok daha iyi seyreder, tedaviye daha çabuk yanıt alınır. Lösemili hücreler erişkinlerde daha dirençlidir. Erkek ve kız çocuklarda aynı ölçüde görülen lösemi, kız çocuklarında 2,5 sene gibi bir sürede tedavi edilirken; erkek çocuklarında bu süre 3,5 seneye kadar çıkabilmektedir. Bunun nedeni kanserli hücrelerin erkeklerin testis organında saklanma eğilimi göstermesidir. Bu organı koruyan bariyerler aracılığı ile korunan kanser hücresine kemoterapinin ulaşması zorlaşırken, nüksetmesine de neden olabilir.Günümüz şartlarında lösemi, tedavi edilebilir hastalıklar grubunda yer almaktadır. Lösemi tanısı konduktan sonraki yaşam süreleri artık uzadı. Sitogenetik remisyonu sağlayacak ilacımız daha önce yoktu ama bugün elimizde 3-4 tane ilacımız bulunmaktadır. Moleküler düzeyde remisyonu sağlayacak yani genetik değişimlerin düzenlenmesini sağlayacak imkanımız var. Akut lösemilerin, tedavileri oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır. 

LÖSEMİ, TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR!

LÖSEMİ, TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR!

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, Lösemide erken teşhisin tedavide önemli olduğunu vurguladı.

 

Kan kanserleri olarak bilinen lösemi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır'' diye konuştu.

''Lösemi, Beyaz Kan Hücrelerinin Kontrolsüz Çoğalmasıdır''

Toplumda kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi,öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak billinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Kanda bulunan lökositlerin genç şekilleri çoğalıp kana geçerse akut lösemi, olgunlaşan şekilleri çoğalırsa kronik lösemi oluşur. Akut ve kronik kelimeleri diğer hastalıklarda klinikle, lösemiler de ise hücre tipi ile uyumludur, aynı zamanda hastalığın seyrini de ifade eder. Akut lösemiler daha hızlı, kronik lösemiler ise daha yavaş seyreder. 

''Çocuklarda Akut Lösemi Sık Görülen Kanser Tiplerindendir''

Akut ve kronik lösemilerin klinik belirtileri birbirinden farklıdır. Akut lösemiler genellikle lökositlerin hastalığı olmakla beraber, kanın diğer hücrelerini de etkileyebilir (kırmızı kan hücreleri, trombositler gibi), bazı durumlarda başlangıç durumundaki akut lösemilerde lökosit sayısı yükselir, bununla birlikte trombosit ve lenfosit sayısında değişiklik olmayabilir, bu başlangıç halindeki bir lösemidir. İleri dönemlerde  kırmızı kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma başlar. Bunların azalması durumunda hastalık belirtileri ile başlangıç durumundaki hastalığın belirtileri biraz farklıdır. Hastada kırmızı kan hücreleri ile trombositlerde azalma yok ise hastalar genellikle enfeksiyon gibi ateş şikayeti ile hastaneye gelirler. Ateş, en önemli belirtisidir.

 

Lösemilerde ateşin iki sebebi vardır; lökositlerin artmış olmasına bağlı ateş diğeri ise bu lökositlerin enfeksiyona karşı koruma güçlerinin olmamasından kaynaklanan fırsatçı enfeksiyon dediğimiz enfeksiyona bağlı ateştir.Bunu başlangıçta ayırt edemezsiniz. Kırmızı kan düştüğü zaman tipik anemi dediğimiz bir tablo oluşur.Bu hastalar, halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlerde bulunur. Trombositlerin düşmesine bağlı olan belirtiler ise kanama şeklindedir; ciltte, deride görülebilir. Kanama sadece deride olmaz ağız içerisinde kanamalarda görülebilir. Bu belirtiler hastalarda tek tek yada ikişerli üçerli gruplar halinde bulunabilir. Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip olup akut miyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Akut lösemi, çocuklarda sık görülen kanser tiplerinden olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar. 

''Kemik İliği Nakli Akla Gelen İlk Tedavilerden Biridir''

Akut lösemiler mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir, tedavi protokolü hastalığın tipine göre hekim tarafından belirlenir. Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Bu nakiller daha çok birinci derece yakınlardan alınan ilik nakli şeklinde uygulanmaktadır. Eğer böyle bir verici yoksa akraba dışından da nakil yapılabilir. Bazı akut lösemilerde hastanın vericisi yoksa verici bulununcaya kadar zaman kazanmak için otolog nakil dediğimiz kendi iliği nakledilebilir ama otolog nakilden sonra hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Başakasından nakleedilen ilik daha kalıcı ve yüksek oranda iyilik sağlayan bir nakildir ama bu durumda ileri dönemde löseminin tekrarlanmasını engelleyememekte olup riski azaltmaktadır.

''Kronik Lösemiler Ayakta Tedavi Edilebilir''
 

Kronik lösemilerde ise klinik belirtiler farklıdır. Başlangıç halinde genellikle erken evrede kronik lösemiler tesadüfen bir hastalığın fizik muayenesi sırasında yada yapılan bir tahlilde lökosit sayısının yüksek olmasıyla ortaya çıkar, daha ileri tetkikler yapılarak lösemi olup olmadığına karar verilir.Lösemilerde erken teşhis önemlidir.Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Kronik lösemiler ayakta tedavi edilebilir. Kronik lösemi tedavisinde amaç hastalığı baskı altına alıp hastaya zarar vermesini engellemektir.

''Çocuklarda Lösemi Tedavisine Daha Çabuk Yanıt Alınır''

Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda olabilen lösemi özellikle çocukların mücadele ettiği bir hastalıktır. Çocuklarda lösemi çok daha iyi seyreder, tedaviye daha çabuk yanıt alınır. Lösemili hücreler erişkinlerde daha dirençlidir. Erkek ve kız çocuklarda aynı ölçüde görülen lösemi, kız çocuklarında 2,5 sene gibi bir sürede tedavi edilirken; erkek çocuklarında bu süre 3,5 seneye kadar çıkabilmektedir. Bunun nedeni kanserli hücrelerin erkeklerin testis organında saklanma eğilimi göstermesidir. Bu organı koruyan bariyerler aracılığı ile korunan kanser hücresine kemoterapinin ulaşması  zorlaşırken, nüksetmesine de neden olabilir.Günümüz şartlarında lösemi, tedavi edilebilir hastalıklar grubunda yer almaktadır. Lösemi tanısı konduktan sonraki yaşam süreleri artık uzadı. Sitogenetik remisyonu sağlayacak ilacımız daha önce yoktu ama bugün elimizde 3-4 tane ilacımız bulunmaktadır. Moleküler düzeyde remisyonu sağlayacak yani genetik değişimlerin düzenlenmesini sağlayacak imkanımız var. Akut lösemilerin, tedavileri oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır. 

Kaynak: LÖSEMİ, TEDAVİ EDİLEBİLİR BİR HASTALIKTIR!

Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi, tedavi edilebilir”

Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi, tedavi edilebilir”

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, Lösemide erken teşhisin tedavide hayati önem taşıdığını vurguladı.

Kan kanserleri olarak bilinen lösemi hakkında bilgi veren Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci: ''Lösemi tedavi edilebilen bir hastalık olup, son yıllarda keşfedilen pek çok yeni yöntem ile tedavinin başarı oranı da her geçen gün artmaktadır'' diye konuştu.

''Lösemi, Beyaz Kan Hücrelerinin Kontrolsüz Çoğalmasıdır''

Toplumda kan kanseri olarak bilinen lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi,öncelikle kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak billinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Kanda bulunan lökositlerin genç şekilleri çoğalıp kana geçerse akut lösemi, olgunlaşan şekilleri çoğalırsa kronik lösemi oluşur. Akut ve kronik kelimeleri diğer hastalıklarda klinikle, lösemiler de ise hücre tipi ile uyumludur, aynı zamanda hastalığın seyrini de ifade eder. Akut lösemiler daha hızlı, kronik lösemiler ise daha yavaş seyreder.

 ''Çocuklarda Akut Lösemi Sık Görülen Kanser Tiplerindendir''

 Akut ve kronik lösemilerin klinik belirtileri birbirinden farklıdır. Akut lösemiler genellikle lökositlerin hastalığı olmakla beraber, kanın diğer hücrelerini de etkileyebilir (kırmızı kan hücreleri, trombositler gibi), bazı durumlarda başlangıç durumundaki akut lösemilerde lökosit sayısı yükselir, bununla birlikte trombosit ve lenfosit sayısında değişiklik olmayabilir, bu başlangıç halindeki bir lösemidir. İleri dönemlerde  kırmızı kan hücrelerinde ve trombositlerde azalma başlar. Bunların azalması durumunda hastalık belirtileri ile başlangıç durumundaki hastalığın belirtileri biraz farklıdır. Hastada kırmızı kan hücreleri ile trombositlerde azalma yok ise hastalar genellikle enfeksiyon gibi ateş şikayeti ile hastaneye gelirler. Ateş, en önemli belirtisidir. Lösemilerde ateşin iki sebebi vardır; lökositlerin artmış olmasına bağlı ateş diğeri ise bu lökositlerin enfeksiyona karşı koruma güçlerinin olmamasından kaynaklanan fırsatçı enfeksiyon dediğimiz enfeksiyona bağlı ateştir.Bunu başlangıçta ayırt edemezsiniz. Kırmızı kan düştüğü zaman tipik anemi dediğimiz bir tablo oluşur.Bu hastalar, halsizlik, çarpıntı ve çabuk yorulma gibi şikayetlerde bulunur. Trombositlerin düşmesine bağlı olan belirtiler ise kanama şeklindedir; ciltte, deride görülebilir. Kanama sadece deride olmaz ağız içerisinde kanamalarda görülebilir. Bu belirtiler hastalarda tek tek yada ikişerli üçerli gruplar halinde bulunabilir. Akut lösemi kendi içerisinde birçok alt tipe sahip olup akutmiyeloblastik lösemi (AML) ve akut lenfoblastik lösemi (ALL) olarak iki ana gruba ayrılır. Her biri çok hızlı ilerleyen bu tümör tiplerine karşı erken tanı ve hızlıca tedaviye başlamak çok önemlidir. Akut lösemi, çocuklarda sık görülen kanser tiplerinden olup, çok hızlı ilerler. Her yaşta görülebilen akut löseminin ilerleyen yaşlarda görülme oranı da artar.

 ''Kemik İliği Nakli Akla Gelen İlk Tedavilerden Biridir''

Akut lösemiler mutlaka hastanede yatarak tedavi edilmelidir, tedavi protokolü hastalığın tipine göre hekim tarafından belirlenir. Lösemi tedavisi için akla gelen ilk tedavi yöntemi kemoterapidir. Kemoterapi dışında kemik iliği nakli de bazı lösemi türlerinin tedavisinde akla gelen bir diğer yöntemdir. Bu nakiller daha çok birinci derece yakınlardan alınan ilik nakli şeklinde uygulanmaktadır. Eğer böyle bir verici yoksa akraba dışından da nakil yapılabilir. Bazı akut lösemilerde hastanın vericisi yoksa verici bulununcaya kadar zaman kazanmak için otolog nakil dediğimiz kendi iliği nakledilebilir ama otolog nakilden sonra hastalığın tekrarlama oranı yüksektir. Başakasından nakleedilen ilik daha kalıcı ve yüksek oranda iyilik sağlayan bir nakildir ama bu durumda ileri dönemde löseminin tekrarlanmasını engelleyememekte olup riski azaltmaktadır.

 ''Kronik Lösemiler Ayakta Tedavi Edilebilir''

Kronik lösemilerde ise klinik belirtiler farklıdır. Başlangıç halinde genellikle erken evrede kronik lösemiler tesadüfen bir hastalığın fizik muayenesi sırasında yada yapılan bir tahlilde lökosit sayısının yüksek olmasıyla ortaya çıkar, daha ileri tetkikler yapılarak lösemi olup olmadığına karar verilir.Lösemilerde erken teşhis önemlidir.Kronik lösemiler de Kronik Lenfositik Lösemi (KLL) ve Kronik Miyeloid Lösemi (KML) olmak üzere alt gruplara ayrılmaktadır. Kronik lösemiler ayakta tedavi edilebilir. Kronik lösemi tedavisinde amaç hastalığı baskı altına alıp hastaya zarar vermesini engellemektir.

 ''Çocuklarda Lösemi Tedavisine Daha Çabuk Yanıt Alınır''

Hem yetişkinlerde hem de çocuklarda olabilen lösemi özellikle çocukların mücadele ettiği bir hastalıktır. Çocuklarda lösemi çok daha iyi seyreder, tedaviye daha çabuk yanıt alınır. Lösemili hücreler erişkinlerde daha dirençlidir. Erkek ve kız çocuklarda aynı ölçüde görülen lösemi, kız çocuklarında 2,5 sene gibi bir sürede tedavi edilirken; erkek çocuklarında bu süre 3,5 seneye kadar çıkabilmektedir. Bunun nedeni kanserli hücrelerin erkeklerin testis organında saklanma eğilimi göstermesidir. Bu organı koruyan bariyerler aracılığı ile korunan kanser hücresine kemoterapinin ulaşması  zorlaşırken, nüksetmesine de neden olabilir.Günümüz şartlarında lösemi, tedavi edilebilir hastalıklar grubunda yer almaktadır. Lösemi tanısı konduktan sonraki yaşam süreleri artık uzadı. Sitogenetik remisyonu sağlayacak ilacımız daha önce yoktu ama bugün elimizde 3-4 tane ilacımız bulunmaktadır. Moleküler düzeyde remisyonu sağlayacak yani genetik değişimlerin düzenlenmesini sağlayacak imkanımız var. Akut lösemilerin, tedavileri oldukça başarılı bir şekilde yapılmaktadır.

‘Lösemi, tedavisi olan bir hastalık’

‘Lösemi, tedavisi olan bir hastalık’

Özel Ege Şehir Hastanesi Hematoloji Uzmanı Prof. Dr. Filiz Büyükkeçeci, lösemide (kan kanseri) erken teşhisin tedavide hayati önem taşıdığını vurguladı.

Yeni yöntemlerle tedavinin başarı oranının da arttığını dile getiren Büyükkeçeci, şunları söyledi: “Lösemi, kanda beyaz kan hücrelerinin yükselmesi anlamına gelir. Lösemi, kemik iliğini, sonrasında da tüm organları ele geçirir. Kanda lökosit dediğimiz, beyaz kan hücreleri farklı yapıdakı hücrelerdir. Bir kısmı nötrofil lökosit, bir kısmı ise lenfosit olarak bilinir. Hem lenfositlerin hem de lökositlerin arttığı durumlarda lösemi dediğimiz hastalık ortaya çıkar. Çocuklarda tedaviye daha çabuk yanıt alınır.”

BEBEĞİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''

BEBEĞİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''

1-7 Ekim tarihleri arasında Dünya Emzirme Haftası ile ilgili açıklama yapan Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerini içeren ideal besin kaynağıdır'' dedi.

Emzirmek, Anne ve Bebek İçin Önemlidir

Emzirmeye, doğum şekli normal veya sezaryen olsun, mümkün olduğunca doğumdan hemen sonra başlanılması gerektiğini belirten Özel Ege Şehir Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç, sözlerine şöyle devam etti: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerine içeren ideal besin kaynağıdır. İçindeki koruyucu maddeler nedeniyle bebeği enfeksiyonlardan korur, bağışıklığını güçlendirir. Anne sütünün hazmı kolaydır. Doğumdan sonra ilk üç gün memeden gelen sarı renkteki süt ''Kolostrum''; bebekler için çok yararlıdır.  Anne sütü, bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcıdır, çene ve diş gelişiminde de önemli rolü vardır. Ayrıca; emzirmek, anne ve bebek arasındaki tensel iletişimi sağlar, duygusal bağı arttırır. Annelik rolüne uyumunu kolaylaştırır.''

 

''Yenidoğan Bebek Bakım Hemşiremiz, Annelere Yardımcı Oluyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Emzirmede, doğumdan sonrakı ilk saatlar çok önemlidir. Tıbbi zorunluluk olmadıkça hastanemize başvuran 0-6 aylık bebeklere sadece anne sütü ile beslenme önerilir. Hastanemizde annelere doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde emzirmeye başlamaları için bebek hemşiremiz tarafından gerekli eğitim ve profesyonel yardım sağlanmaktadır. Bebeğin, ruhen ve bedenen doyumu için, 2 yaşına kadar emzirilmesi önem taşımaktadır'' dedi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Yenidoğan Bebek Hemşiresi Meryem Yardım ise, '' Anne Nasıl Emzirmeli'' başlığı altında şu maddeleri sıraladı:

Anne Nasıl Emzirmeli;

  • Öncelikle anne rahat bir pozisyonda olmalıdır
  • Bebeğin tüm vücudu anneye dönük olmalıdır
  • Göğüs alttan dört parmakla, baş parmak üstte kalacak şekilde kavranmalıdır.
  • Bebeğin ağzını açması ve aranması için göğüs ucu ile dudak kenarlarına dokunmak tutmasını kolaylaştırır
  • Emzirmede doğumdan sonraki ilk saatler çok önemli olup, daha sonra beslenme düzeni en az 2 saatte bir şeklinde devam edebilir, bebek uyuyor, ağlamıyor diye beslenmemezlik edilmemeli uyandırıp beslenmelidir.
  • Her beslenmede göğüs değiştirilmelidir.
  • Emzirme süresi bebeğe bağlıdır. Ayrıca sütün gelmediğini düşünüp mamaya yönelmek doğru değildir. Süt kanallarının bebek emdikçe açılacağı unutulmamalıdır.

 BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''

BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''

1-7 Ekim tarihleri arasında Dünya Emzirme Haftası ile ilgili açıklama yapan Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerini içeren ideal besin kaynağıdır'' dedi.

 

Emzirmek, Anne ve Bebek İçin Önemlidir

Emzirmeye, doğum şekli normal veya sezaryen olsun, mümkün olduğunca doğumdan hemen sonra başlanılması gerektiğini belirten Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç, sözlerine şöyle devam etti: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerine içeren ideal besin kaynağıdır. İçindeki koruyucu maddeler nedeniyle bebeği enfeksiyonlardan korur, bağışıklığını güçlendirir. Anne sütünün hazmı kolaydır. Doğumdan sonra ilk üç gün memeden gelen sarı renkteki süt ''Kolostrum''; bebekler için çok yararlıdır. Anne sütü, bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcıdır, çene ve diş gelişiminde de önemli rolü vardır. Ayrıca; emzirmek, anne ve bebek arasındaki tensel iletişimi sağlar, duygusal bağı arttırır. Annelik rolüne uyumunu kolaylaştırır.''

''Yenidoğan Bebek Bakım Hemşiremiz, Annelere Yardımcı Oluyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Emzirmede, doğumdan sonrakı ilk saatlar çok önemlidir. Tıbbi zorunluluk olmadıkça hastanemize başvuran 0-6 aylık bebeklere sadece anne sütü ile beslenme önerilir. Hastanemizde annelere doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde emzirmeye başlamaları için bebek hemşiremiz tarafından gerekli eğitim ve profesyonel yardım sağlanmaktadır. Bebeğin, ruhen ve bedenen doyumu için, 2 yaşına kadar emzirilmesi önem taşımaktadır'' dedi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Yenidoğan Bebek Hemşiresi Meryem Yardım ise, '' Anne Nasıl Emzirmeli'' başlığı altında şu maddeleri sıraladı:

Anne Nasıl Emzirmeli;

  • Öncelikle anne rahat bir pozisyonda olmalıdır

  • Bebeğin tüm vücudu anneye dönük olmalıdır

  • Göğüs alttan dört parmakla, baş parmak üstte kalacak şekilde kavranmalıdır.

  • Bebeğin ağzını açması ve aranması için göğüs ucu ile dudak kenarlarına dokunmak tutmasını kolaylaştırır

  • Emzirmede doğumdan sonraki ilk saatler çok önemli olup, daha sonra beslenme düzeni en az 2 saatte bir şeklinde devam edebilir, bebek uyuyor, ağlamıyor diye beslenmemezlik edilmemeli uyandırıp beslenmelidir.

  • Her beslenmede göğüs değiştirilmelidir.

  • Emzirme süresi bebeğe bağlıdır. Ayrıca sütün gelmediğini düşünüp mamaya yönelmek doğru değildir. Süt kanallarının bebek emdikçe açılacağı unutulmamalıdır.

Bebeğin Bedensel ve Zihinsel Gelişimi İçin Anne Sütü

Bebeğin Bedensel ve Zihinsel Gelişimi İçin Anne Sütü

1-7 Ekim tarihleri arasında Dünya Emzirme Haftası ile ilgili açıklama yapan Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerini içeren ideal besin kaynağıdır'' dedi.

Emzirmeye, doğum şekli normal veya sezaryen olsun, mümkün olduğunca doğumdan hemen sonra başlanılması gerektiğini belirten Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç, sözlerine şöyle devam etti: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerine içeren ideal besin kaynağıdır. İçindeki koruyucu maddeler nedeniyle bebeği enfeksiyonlardan korur, bağışıklığını güçlendirir. Anne sütünün hazmı kolaydır. Doğumdan sonra ilk üç gün memeden gelen sarı renkteki süt ''Kolostrum''; bebekler için çok yararlıdır. Anne sütü, bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcıdır, çene ve diş gelişiminde de önemli rolü vardır. Ayrıca; emzirmek, anne ve bebek arasındaki tensel iletişimi sağlar, duygusal bağı arttırır. Annelik rolüne uyumunu kolaylaştırır.''

''Yenidoğan Bebek Bakım Hemşiremiz, Annelere Yardımcı Oluyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Emzirmede, doğumdan sonrakı ilk saatlar çok önemlidir. Tıbbi zorunluluk olmadıkça hastanemize başvuran 0-6 aylık bebeklere sadece anne sütü ile beslenme önerilir. Hastanemizde annelere doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde emzirmeye başlamaları için bebek hemşiremiz tarafından gerekli eğitim ve profesyonel yardım sağlanmaktadır. Bebeğin, ruhen ve bedenen doyumu için, 2 yaşına kadar emzirilmesi önem taşımaktadır'' dedi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Yenidoğan Bebek Hemşiresi Meryem Yardım ise, '' Anne Nasıl Emzirmeli'' başlığı altında şu maddeleri sıraladı:

Anne Nasıl Emzirmeli;

Öncelikle anne rahat bir pozisyonda olmalıdır

Bebeğin tüm vücudu anneye dönük olmalıdır

Göğüs alttan dört parmakla, baş parmak üstte kalacak şekilde kavranmalıdır.

Bebeğin ağzını açması ve aranması için göğüs ucu ile dudak kenarlarına dokunmak tutmasını kolaylaştırır

Emzirmede doğumdan sonraki ilk saatler çok önemli olup, daha sonra beslenme düzeni en az 2 saatte bir şeklinde devam edebilir, bebek uyuyor, ağlamıyor diye beslenmemezlik edilmemeli uyandırıp beslenmelidir.

Her beslenmede göğüs değiştirilmelidir.

Emzirme süresi bebeğe bağlıdır. Ayrıca sütün gelmediğini düşünüp mamaya yönelmek doğru değildir. Süt kanallarının bebek emdikçe açılacağı unutulmamalıdır.

BEBEĞİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''NE DİKKAT

BEBEĞİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''NE DİKKAT

Özel Ege Şehir Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerini içeren ideal besin kaynağıdır'' diye konuştu.

 

Emzirmeye, doğum şekli normal veya sezaryen olsun, mümkün olduğunca doğumdan hemen sonra başlanılması gerektiğini belirten Özel Ege Şehir Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç, sözlerine şöyle devam etti: ''Anne sütü, bebeğin ilk altı ay ihtiyacı olan protein, yağ, demir, vitamin gibi her türlü besin değerine içeren ideal besin kaynağıdır. İçindeki koruyucu maddeler nedeniyle bebeği enfeksiyonlardan korur, bağışıklığını güçlendirir. Anne sütünün hazmı kolaydır. Doğumdan sonra ilk üç gün memeden gelen sarı renkteki süt ''Kolostrum''; bebekler için çok yararlıdır.  Anne sütü, bebeğin ruhsal, bedensel ve zihinsel gelişimine yardımcıdır, çene ve diş gelişiminde de önemli rolü vardır. Ayrıca; emzirmek, anne ve bebek arasındaki tensel iletişimi sağlar, duygusal bağı arttırır. Annelik rolüne uyumunu kolaylaştırır.''


''Yenidoğan Bebek Bakım Hemşiremiz, Annelere Yardımcı Oluyor''


Özel Ege Şehir Hastanesi  Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Uzm. Dr. Liya Alkılıç: ''Emzirmede, doğumdan sonrakı ilk saatlar çok önemlidir. Tıbbi zorunluluk olmadıkça hastanemize başvuran 0-6 aylık bebeklere sadece anne sütü ile beslenme önerilir. Hastanemizde annelere doğumdan sonraki ilk yarım saat içinde emzirmeye başlamaları için bebek hemşiremiz tarafından gerekli eğitim ve profesyonel yardım sağlanmaktadır. Bebeğin, ruhen ve bedenen doyumu için, 2 yaşına kadar emzirilmesi önem taşımaktadır'' dedi.

 
Özel Ege Şehir Hastanesi Yenidoğan Bebek Hemşiresi Meryem Yardım ise, '' Anne Nasıl Emzirmeli'' başlığı altında şu maddeleri sıraladı:


Anne Nasıl Emzirmeli;


Öncelikle anne rahat bir pozisyonda olmalıdır


Bebeğin tüm vücudu anneye dönük olmalıdır


Göğüs alttan dört parmakla, baş parmak üstte kalacak şekilde kavranmalıdır.


Bebeğin ağzını açması ve aranması için göğüs ucu ile dudak kenarlarına dokunmak tutmasını kolaylaştırır


Emzirmede doğumdan sonraki ilk saatler çok önemli olup, daha sonra beslenme düzeni en az 2 saatte bir şeklinde devam edebilir, bebek uyuyor, ağlamıyor diye beslenmemezlik edilmemeli uyandırıp beslenmelidir. 


Her beslenmede göğüs değiştirilmelidir. 


Emzirme süresi bebeğe bağlıdır. Ayrıca sütün gelmediğini düşünüp mamaya yönelmek doğru değildir. Süt kanallarının bebek emdikçe açılacağı unutulmamalıdır.

Kaynak: BEBEĞİN BEDENSEL VE ZİHİNSEL GELİŞİMİ İÇİN ''ANNE SÜTÜ''NE DİKKAT

Bornova Belediyesi ile Özel Ege Şehir el ele

Bornova Belediyesi ile Özel Ege Şehir el ele

Özel Ege Şehir Hastanesi, örnek bir sosyal sorumluluk projesine imza attı. Bornova Belediyesi’nin belirlediği maddi durumu iyi olmayan 300 çocuk, Dr. Ali Çiftçi ve Dr. Alper Dırık tarafından sünnet edildi.

Özel Ege Şehir Hastanesi ile Bornova Belediyesi işbirliği yaparak önemli bir sosyal sorumluluk projesine imza attı. Proje kapsamında, Bornova Belediyesi’nin belirlediği maddi durumu iyi olmayan 300 çocuğun sünneti, Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi ve Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık tarafından uygun ameliyat koşullarında yapıldı. Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul, sosyal sorumluluk projesiyle ilgili olarak şunları vurguladı: “Sünnet, merdiven altı koşullarda yapılacak olan bir işlem değildir. Bunu bilinçlendirmek adına Bornova Belediyesi ile ortak bir çalışma yapıldı. Günde 10 çocuğa yardımcı olacak şekilde; çocukların hem yatağını, hem de ameliyathane koşullarını ayarladık.”
‘Uzmanlara bırakılmalı’
Sünnetin ciddi bir iş olduğunu belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi, “Sünnet, çocuğun psikoseksüel travmasının en az olacağı ve henüz damarlanmanın az olduğu 2 yaşından önce veya eğlence ve hediye gibi aktiviteleri anlayabileceği 6 yaşından sonra yapılmalıdır. İşlem, hastanede lokal anestezi altında yapıldığı için konforlu, ağrısız ve yara dikildiğinden iyileşmesi daha hızlı olur” diye konuştu.
Üroloji uzmanı Op. Dr. Alper Dırık, “Basit bir işlem gibi görünen sünnet, ciddi bir operasyon. Uzmanlarca sünnet yapılması, çocuğun cinsel ve psikolojik gelişiminin etkilenmemesi için çok önemli” dedi.

ÖZEL EGE ŞEHİR'DEN SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

ÖZEL EGE ŞEHİR'DEN SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

 

Özel Ege Şehir Hastanesi, ''Sünnet'' işleminin cerrahi bir müdahale olduğunun ve hastane koşullarında olması gerektiğinin önemine dikkat çekmek için Bornova Belediyesiyle işbirliği yaparak önemli bir sosyal sorumluluk projesine katıldı.

Sünnetin deneyimli ellerde, uygun koşullarda, doğru yöntemlerle yapılması gerektiğinin önemini vurgulayan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul, Bornova Belediyesi'nin desteği ile bu projeyi gerçekleştirdikleri için mutlu olduklarını belirtti. 

''Bornova Belediyesi ile ortak protokol hazırlandı''

Özel Ege Şehir Hastanesi ve Bornova Belediyesi işbirliği yaparak önemli bir sosyal sorumluluk projesine imza attı. Proje kapsamında, Bornova Belediyesi'nin belirlediği maddi durumu iyi olmayan ailelerden seçilen 300 çocuğun sünneti Özel Ege Şehir Hastanesi doktorlarından Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi ve Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık tarafından uygun ameliyat koşullarında gerçekleştrildi. Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul, sosyal sorumluluk projesi ile ilgili şöyle konuştu: ''Türkiye'de bir gerçek var ki o da ''Sünnet''. Sünnet merdiven altı koşullarda yapılacak olan bir işlem değildir.

 

Bunu bilinçlendirmek adına Bornova Belediyesi ile ortak bir çalışma yapıldı. İlk olarak hastanemizin amacı, sosyal sorumluluk projesi adı altında İzmirlilere yardımcı olabilmektir. Daha sonra ise, maddi durumu yerinde olmayan çocuklara yardımcı olabilmek ve sünnet operasyonunun ev koşullarında, yardımcı sağlık personelleriyle değil de hastane koşullarında başında bir anestezi ekibi, ameliyat hemşiresi ve bir cerrahın bulunduğu uygun koşullarda yapılması gerektiğini vurgulamaktır.Günde 10 çocuğa yardımcı olacak şekilde çocukların  hem yatağını hem de ameliyathane koşullarını ayarladık. Hekimlermiz ve hastanemiz sosyal sorumluluk projesi adı altında görevlerimizi yerine getiriyoruz. 

''Sünnet, uzman kişilerce yapılmalıdır''

Sünnetin ciddi bir iş olduğunu belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi: “Sünnet çocuğun psikoseksuel travmasının en az olacağı ve henüz damarlanmanın az olduğu iki yaşından önce veya eğlence ve hediye gibi aktiviteleri anlayabileceği altı yaşından sonra yapılmalıdır.İşlem, hastanede lokal anestezi altında yapıldığı için konforlu, ağrısız ve yara dikildiğinden iyileşmesi daha hızlı olur” diye konuştu. Üroloji uzmanı Op. Dr. Alper Dırık ise şunları söyledi: ''Basit bir işlem gibi görünen sünnetin ciddiye alınması gereken bir operasyon olduğunu bilmek gerekir. Sünnet sırasında ve öncesinde varolan konjenital anomalilerin tanınıp müdahalenin de doğru şekilde yapılabilmesi için uzman kişilerce sünnet yapılması ilerde çocuğun cinsel ve psikolojik gelişiminin etkilenmemesi için çok önemlidir.''
 

Kaynak: ÖZEL EGE ŞEHİR'DEN SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

ÖZEL EGE ŞEHİR HASTANESİ'NDEN SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

ÖZEL EGE ŞEHİR HASTANESİ'NDEN SOSYAL SORUMLULUK PROJESİ

Özel Ege Şehir Hastanesi, ''Sünnet'' işleminin cerrahi bir müdahale olduğunun ve hastane koşullarında olması gerektiğinin önemine dikkat çekmek için Bornova Belediyesiyle işbirliği yaparak önemli bir sosyal sorumluluk projesine imza attı.

Sünnetin deneyimli ellerde, uygun koşullarda, doğru yöntemlerle yapılması gerektiğinin önemini vurgulayan Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul, Bornova Belediyesi'nin desteği ile bu projeyi gerçekleştirdikleri için mutlu olduklarını belirtti.

''Bornova Belediyesi ile ortak protokol hazırlandı''

Özel Ege Şehir Hastanesi ve Bornova Belediyesi işbirliği yaparak önemli bir sosyal sorumluluk projesine imza attı. Proje kapsamında, Bornova Belediyesi'nin belirlediği maddi durumu iyi olmayan ailelerden seçilen 300 çocuğun sünneti Özel Ege Şehir Hastanesi doktorlarından Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi ve Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık tarafından uygun ameliyat koşullarında gerçekleştrildi. Özel Ege Şehir Hastanesi Başhekimi Uzm. Dr. Volkan Ertuğrul, sosyal sorumluluk projesi ile ilgili şöyle konuştu: ''Türkiye'de bir gerçek var ki o da ''Sünnet''. Sünnet merdiven altı koşullarda yapılacak olan bir işlem değildir. Bunu bilinçlendirmek adına Bornova Belediyesi ile ortak bir çalışma yapıldı. İlk olarak hastanemizin amacı, sosyal sorumluluk projesi adı altında İzmirlilere yardımcı olabilmektir. Daha sonra ise, maddi durumu yerinde olmayan çocuklara yardımcı olabilmek ve sünnet operasyonunun ev koşullarında, yardımcı sağlık personelleriyle değil de hastane koşullarında başında bir anestezi ekibi, ameliyat hemşiresi ve bir cerrahın bulunduğu uygun koşullarda yapılması gerektiğini vurgulamaktır.Günde 10 çocuğa yardımcı olacak şekilde çocukların hem yatağını hem de ameliyathane koşullarını ayarladık. Hekimlermiz ve hastanemiz sosyal sorumluluk projesi adı altında görevlerimizi yerine getiriyoruz.

''Sünnet, uzman kişilerce yapılmalıdır''

Sünnetin ciddi bir iş olduğunu belirten Çocuk Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Çiftçi: “Sünnet çocuğun psikoseksuel travmasının en az olacağı ve henüz damarlanmanın az olduğu iki yaşından önce veya eğlence ve hediye gibi aktiviteleri anlayabileceği altı yaşından sonra yapılmalıdır.İşlem, hastanede lokal anestezi altında yapıldığı için konforlu, ağrısız ve yara dikildiğinden iyileşmesi daha hızlı olur” diye konuştu. Üroloji uzmanı Op. Dr. Alper Dırık ise şunları söyledi: ''Basit bir işlem gibi görünen sünnetin ciddiye alınması gereken bir operasyon olduğunu bilmek gerekir. Sünnet sırasında ve öncesinde varolan konjenital anomalilerin tanınıp müdahalenin de doğru şekilde yapılabilmesi için uzman kişilerce sünnet yapılması ilerde çocuğun cinsel ve psikolojik gelişiminin etkilenmemesi için çok önemlidir.''

Fizik tedavi ile yaşam kalitesi artıyor

Fizik tedavi ile yaşam kalitesi artıyor

 

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kas iskelet sisteminde doğuştan var olan ya da sonradan gelişen hastalıklar üzerinde yoğunlaşan bir tıp alanı olmaktadır.

Hareket sistemindeki var olan aksamaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisine odaklanan bu alan, kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik yaklaşımlar içermektedir. 

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünün ilgilendiği hastalıklar ve bu hastalıkların tedavi yöntemleriyle ilgili detaylı bilgi verdi. 

''Fiziksel tıbbın kökenleri eski çağlara dayanmaktadır''

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Fiziksel tıbbın kökenleri çeşitli fiziksel ajanların faydalı etkilerinin fark edildiği çok eski çağlara kadar uzanmaktadır. Çok eski zamanlarda Çin, Hindistan ve eski Yunan'da egzersizlerin çeşitli hastalıklara olan etkisi biliniyordu. 18'inci yüzyıldan itibaren çeşitli elektrik akımlarının ağrı üzerine etkisi bulunarak kullanılmaya başlandı.

 

En büyük gelişme ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çeşitli yaralanmalar sonrası yapılan rehabilitasyon programları ile oldu. Günümüzde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kişinin fiziksel, ruhsal, toplumsal ve eğitsel durumunu en üst düzeye çıkaran süreç olarak tanımlanır. Rehabilitasyon, kalıcı sakatlıkların sonuçlarını en aza inidirmek için yapılan düzenli tedavi planlamasıdır. Rehabililtasyon, dinamik bir süreç olup olanaklarından klinik tıbbın tüm dalları geniş bir biçimde yararlanmaktadır. Kapsamlı bir reahabilitasyon kişinin bağımsızlığını arttıracak, hastanede kalış sürecini kasaltacak, yaşam kalitesini yükseltecek ve işe dönme olanağı sağlayacaktır'' diye konuştu. 

''Hastalarımızın yaşam kalitesini korumak bizim için önemli'

''Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü olarak kişilerin yaşam kalitesini artırmak için önemli bir rol üstlenmekteyiz'' ifadesinde bulunan Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Hastalarımızın sağlıklarını koruyarak, olan hastalıklarını modern taknolojik cihazlarla muayene, tetkik, teşhis ve tedavi etmek amacıyla yüksek standartlarda güvenilir ve kaliteli bir hizmet vermekteyiz. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü başta romatizmal hastalıklar ( Romatoid artrit, ankilozan spondilit)  olmak üzere, nörolojik hastalıklar sonrası rehabilitasyon ( felç, omurilikyaralanması, fıtık tedavileri, multipl skleroz, serebral palsi) ve her türlü kas ve iskelet sistemi hastalıklarının (Kireçlenmeler, tendon-kas problemleri) tanı ve tedavileri ile uğraşır.

''Hastanemizde FTR için gerekli tüm ekipmanlar bulunmaktadır'' 

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) ayrı bir uzmanlık dalıdır. Diğer uzmanlık dalları ile beraber çalışabilir. FTR uzman doktorları hastayı değerlendirir, klinik tanıyı koyar, rehabilitasyon tedavisini ve reçetelerini düzenler. Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümümüzde tüm bu hastalıklar için gerekli ekipman ve çalışmalarımız bulunmaktadır. Nörolojik ve ortopedik rehabilitasyon, TENS, enterferansiyel akım, ultroson, whirlpool fonksiyonu ve gözetim altında rehabilitasyon ve egzersiz programları yapılmaktadır. En jeksiyon tedavileri (eklem içi enjeksiyon, PRP, kuru iğneleme) ve uygun maniplesyon tedavileri uygulanmaktadır. 

Kaynak: Fizik tedavi ile yaşam kalitesi artıyor

FİZİK TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ ARTTIRIYOR

FİZİK TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ ARTTIRIYOR

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kas iskelet sisteminde doğuştan var olan ya da sonradan gelişen hastalıklar üzerinde yoğunlaşan bir tıp alanıdır. Hareket sistemindeki aksamaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisine odaklanan bu alan, kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik yaklaşımlar içermektedir.

  • Reklam

FİZİK TEDAVİ YAŞAM KALİTESİNİ ARTTIRIYOR

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kas iskelet sisteminde doğuştan var olan ya da sonradan gelişen hastalıklar üzerinde yoğunlaşan bir tıp alanıdır. Hareket sistemindeki aksamaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisine odaklanan bu alan, kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik yaklaşımlar içermektedir.

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünün ilgilendiği hastalıklar ve bu hastalıkların tedavi yöntemleriyle ilgili detaylı bilgi verdi.

 

''Fiziksel tıbbın kökenleri eski çağlara dayanmaktadır''

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Fiziksel tıbbın kökenleri çeşitli fiziksel ajanların faydalı etkilerinin fark edildiği çok eski çağlara kadar uzanmaktadır. Çok eski zamanlarda Çin, Hindistan ve eski Yunan'da egzersizlerin çeşitli hastalıklara olan etkisi biliniyordu. 18'inci yüzyıldan itibaren çeşitli elektrik akımlarının ağrı üzerine etkisi bulunarak kullanılmaya başlandı. En büyük gelişme ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çeşitli yaralanmalar sonrası yapılan rehabilitasyon programları ile oldu. Günümüzde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kişinin fiziksel, ruhsal, toplumsal ve eğitsel durumunu en üst düzeye çıkaran süreç olarak tanımlanır. Rehabilitasyon, kalıcı sakatlıkların sonuçlarını en aza inidirmek için yapılan düzenli tedavi planlamasıdır. Rehabililtasyon, dinamik bir süreç olup olanaklarından klinik tıbbın tüm dalları geniş bir biçimde yararlanmaktadır. Kapsamlı bir reahabilitasyon kişinin bağımsızlığını arttıracak, hastanede kalış sürecini kasaltacak, yaşam kalitesini yükseltecek ve işe dönme olanağı sağlayacaktır'' diye konuştu.

 

''Hastalarımızın yaşam kalitesini korumak bizim için önemli'

''Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü olarak kişilerin yaşam kalitesini artırmak için önemli bir rol üstlenmekteyiz'' ifadesinde bulunan Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Hastalarımızın sağlıklarını koruyarak, olan hastalıklarını modern taknolojik cihazlarla muayene, tetkik, teşhis ve tedavi etmek amacıyla yüksek standartlarda güvenilir ve kaliteli bir hizmet vermekteyiz. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü başta romatizmal hastalıklar ( Romatoid artrit, ankilozan spondilit) olmak üzere, nörolojik hastalıklar sonrası rehabilitasyon ( felç, omurilikyaralanması, fıtık tedavileri, multipl skleroz, serebral palsi) ve her türlü kas ve iskelet sistemi hastalıklarının (Kireçlenmeler, tendon-kas problemleri) tanı ve tedavileri ile uğraşır.

 

''Hastanemizde FTR için gerekli tüm ekipmanlar bulunmaktadır''

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) ayrı bir uzmanlık dalıdır. Diğer uzmanlık dalları ile beraber çalışabilir. FTR uzman doktorları hastayı değerlendirir, klinik tanıyı koyar, rehabilitasyon tedavisini ve reçetelerini düzenler. Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümümüzde tüm bu hastalıklar için gerekli ekipman ve çalışmalarımız bulunmaktadır. Nörolojik ve ortopedik rehabilitasyon, TENS, enterferansiyel akım, ultroson, whirlpool fonksiyonu ve gözetim altında rehabilitasyon ve egzersiz programları yapılmaktadır. En jeksiyon tedavileri (eklem içi enjeksiyon, PRP, kuru iğneleme) ve uygun maniplesyon tedavileri uygulanmaktadır.

Fizik Tedavi Uygulamaları Kişinin Yaşam Kalitesini Arttırıyor

Fizik Tedavi Uygulamaları Kişinin Yaşam Kalitesini Arttırıyor

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünün ilgilendiği hastalıklar ve bu hastalıkların tedavi yöntemleriyle ilgili detaylı bilgi verdi.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kas iskelet sisteminde doğuştan var olan ya da sonradan gelişen hastalıklar üzerinde yoğunlaşan bir tıp alanıdır. Hareket sistemindeki aksamaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisine odaklanan bu alan, kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik yaklaşımlar içermektedir.

''FİZİKSEL TIBBIN KÖKENLERİ ESKİ ÇAĞLARA DAYANMAKTADIR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Fiziksel tıbbın kökenleri çeşitli fiziksel ajanların faydalı etkilerinin fark edildiği çok eski çağlara kadar uzanmaktadır. Çok eski zamanlarda ÇinHindistan ve eski Yunan'da egzersizlerin çeşitli hastalıklara olan etkisi biliniyordu. 18'inci yüzyıldan itibaren çeşitli elektrik akımlarının ağrı üzerine etkisi bulunarak kullanılmaya başlandı. En büyük gelişme ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çeşitli yaralanmalar sonrası yapılan rehabilitasyon programları ile oldu. Günümüzde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kişinin fiziksel, ruhsal, toplumsal ve eğitsel durumunu en üst düzeye çıkaran süreç olarak tanımlanır. Rehabilitasyon, kalıcı sakatlıkların sonuçlarını en aza inidirmek için yapılan düzenli tedavi planlamasıdır. Rehabililtasyon, dinamik bir süreç olup olanaklarından klinik tıbbın tüm dalları geniş bir biçimde yararlanmaktadır. Kapsamlı bir reahabilitasyon kişinin bağımsızlığını arttıracak, hastanede kalış sürecini kasaltacak, yaşam kalitesini yükseltecek ve işe dönme olanağı sağlayacaktır'' diye konuştu.

''HASTALARIMIZIN YAŞAM KALİTESİNİ KORUMAK BİZİM İÇİN ÖNEMLİ'

''Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü olarak kişilerin yaşam kalitesini artırmak için önemli bir rol üstlenmekteyiz'' ifadesinde bulunan Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Hastalarımızın sağlıklarını koruyarak, olan hastalıklarını modern taknolojik cihazlarla muayene, tetkik, teşhis ve tedavi etmek amacıyla yüksek standartlarda güvenilir ve kaliteli bir hizmet vermekteyiz. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü başta romatizmal hastalıklar ( Romatoid artrit, ankilozan spondilit) olmak üzere, nörolojik hastalıklar sonrası rehabilitasyon ( felç, omurilikyaralanması, fıtık tedavileri, multipl skleroz, serebral palsi) ve her türlü kas ve iskelet sistemi hastalıklarının (Kireçlenmeler, tendon-kas problemleri) tanı ve tedavileri ile uğraşır.

''HASTANEMİZDE FTR İÇİN GEREKLİ TÜM EKİPMANLAR BULUNMAKTADIR''

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) ayrı bir uzmanlık dalıdır. Diğer uzmanlık dalları ile beraber çalışabilir. FTR uzman doktorları hastayı değerlendirir, klinik tanıyı koyar, rehabilitasyon tedavisini ve reçetelerini düzenler. Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümümüzde tüm bu hastalıklar için gerekli ekipman ve çalışmalarımız bulunmaktadır. Nörolojik ve ortopedik rehabilitasyon, TENS, enterferansiyel akım, ultroson, whirlpool fonksiyonu ve gözetim altında rehabilitasyon ve egzersiz programları yapılmaktadır. En jeksiyon tedavileri (eklem içi enjeksiyon, PRP, kuru iğneleme) ve uygun maniplesyon tedavileri uygulanmaktadır.

Fizik Tedavi Uygulamaları Kişinin Yaşam Kalitesini Arttırıyor

Fizik Tedavi Uygulamaları Kişinin Yaşam Kalitesini Arttırıyor

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu, Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümünün ilgilendiği hastalıklar ve bu hastalıkların tedavi yöntemleriyle ilgili detaylı bilgi verdi.

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kas iskelet sisteminde doğuştan var olan ya da sonradan gelişen hastalıklar üzerinde yoğunlaşan bir tıp alanıdır. Hareket sistemindeki aksamaların günlük yaşam aktiviteleri üzerindeki etkisine odaklanan bu alan, kişinin yaşam kalitesini artırmaya yönelik yaklaşımlar içermektedir.

''FİZİKSEL TIBBIN KÖKENLERİ ESKİ ÇAĞLARA DAYANMAKTADIR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Fiziksel tıbbın kökenleri çeşitli fiziksel ajanların faydalı etkilerinin fark edildiği çok eski çağlara kadar uzanmaktadır. Çok eski zamanlarda ÇinHindistan ve eski Yunan'da egzersizlerin çeşitli hastalıklara olan etkisi biliniyordu. 18'inci yüzyıldan itibaren çeşitli elektrik akımlarının ağrı üzerine etkisi bulunarak kullanılmaya başlandı. En büyük gelişme ise Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarında çeşitli yaralanmalar sonrası yapılan rehabilitasyon programları ile oldu. Günümüzde Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon, kişinin fiziksel, ruhsal, toplumsal ve eğitsel durumunu en üst düzeye çıkaran süreç olarak tanımlanır. Rehabilitasyon, kalıcı sakatlıkların sonuçlarını en aza inidirmek için yapılan düzenli tedavi planlamasıdır. Rehabililtasyon, dinamik bir süreç olup olanaklarından klinik tıbbın tüm dalları geniş bir biçimde yararlanmaktadır. Kapsamlı bir reahabilitasyon kişinin bağımsızlığını arttıracak, hastanede kalış sürecini kasaltacak, yaşam kalitesini yükseltecek ve işe dönme olanağı sağlayacaktır'' diye konuştu.

''HASTALARIMIZIN YAŞAM KALİTESİNİ KORUMAK BİZİM İÇİN ÖNEMLİ'

''Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü olarak kişilerin yaşam kalitesini artırmak için önemli bir rol üstlenmekteyiz'' ifadesinde bulunan Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon Uzmanı Dr. Ceyhun Bıcılıoğlu: ''Hastalarımızın sağlıklarını koruyarak, olan hastalıklarını modern taknolojik cihazlarla muayene, tetkik, teşhis ve tedavi etmek amacıyla yüksek standartlarda güvenilir ve kaliteli bir hizmet vermekteyiz. Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümü başta romatizmal hastalıklar ( Romatoid artrit, ankilozan spondilit) olmak üzere, nörolojik hastalıklar sonrası rehabilitasyon ( felç, omurilikyaralanması, fıtık tedavileri, multipl skleroz, serebral palsi) ve her türlü kas ve iskelet sistemi hastalıklarının (Kireçlenmeler, tendon-kas problemleri) tanı ve tedavileri ile uğraşır.

''HASTANEMİZDE FTR İÇİN GEREKLİ TÜM EKİPMANLAR BULUNMAKTADIR''

Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon (FTR) ayrı bir uzmanlık dalıdır. Diğer uzmanlık dalları ile beraber çalışabilir. FTR uzman doktorları hastayı değerlendirir, klinik tanıyı koyar, rehabilitasyon tedavisini ve reçetelerini düzenler. Özel Ege Şehir Hastanesi Fizik Tedavi ve Rehabilitasyon bölümümüzde tüm bu hastalıklar için gerekli ekipman ve çalışmalarımız bulunmaktadır. Nörolojik ve ortopedik rehabilitasyon, TENS, enterferansiyel akım, ultroson, whirlpool fonksiyonu ve gözetim altında rehabilitasyon ve egzersiz programları yapılmaktadır. En jeksiyon tedavileri (eklem içi enjeksiyon, PRP, kuru iğneleme) ve uygun maniplesyon tedavileri uygulanmaktadır.

ÇOCUĞUNUZ ALTINI ISLATIYORSA PANİK YAPMAYIN!

ÇOCUĞUNUZ ALTINI ISLATIYORSA PANİK YAPMAYIN!

Çocuklarda alt ıslatma, tıp dilinde ''Nokturnal Enürezis'', çocukluk çağının en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında; çocuk uyanamayıp yatağını ıslatabilir. Bu durum hastayı ve aileyi etkileyen önemli bir sorundur.

Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op.Dr. Alper Dırık: ''Çocuklarında alt ıslatma sorunu yaşayan aileler, yetersiz bilgilerden dolayı, çocuklarını suçlamaktadırlar, bu da ileride çocukta psikolojik sorunlara sebep olabilmektedir'' dedi.

''5 Yaşından Sonra Gece Alt Islatan Çocuklara Dikkat''
 

Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; "5 yaşındaki çocukların beşte biri ayda en az bir kez altlarını ıslatır, erkek çocukların yüzde 5'i, kız çocukların yüzde 1’i her gece idrar kaçırırlar. Bu nedenle çocuklar 5 yaşını dolduruncaya kadar enüretik kabul edilmemelidir'' dedi.

Çocuklarda alt ıslatma çeşitlerinin, birincil ve ikincil olmak üzere 2'ye ayrıldığını belirten Op. Dr. Dırık sözlerine şöyle devam etti: '' Birincil tip alt ıslatma, doğumdan itibaren, çocukta gece uykuda işemede hiç kuru dönem olmamasıdır. Bu grupta daha çok genetik yatkınlık, biyolojik ve gelişimsel etkenler sorumlu tutulmaktadır. İkincil tip alt ıslatma ise; en az 6 ay kuru kaldıktan sonra, herhangi bir yaşta tekrar idrar kaçırmaya başlanması durumudur, Alt ıslatma sorununun (tıp dilinde:Enürezis) yüzde 20'sini oluşturur. İkincil tip alt ıslatma, genellikle, organik ve psikolojik nedenler sorumludur.''

''Panik Yapmayın, Çocuğunuzun Bir Suçu Yok''
 

Çocuklarda alt ıslatma sıklığı çocuğun yaşına göre değişiklik göstermekte olduğunu söyleyen Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; 5 yaşındaki çocukların yüzde 15'i, 10 yaşında yüzde 5’i, 15 yaşındakilerin ise yüzde 1'inde alt ıslatma sorununun görülmekte olduğunu belirtti. Dırık, bu gibi durumlarda öncelikle, bir doktora başvurarak, doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılması gerektiğinin altını çizdi. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunmaz ise, çocuğun altını ıslatma nedeni şunlar olabilir:

Zamanından önce tuvalet eğitimi verilmesi

Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir. Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de alt ıslatma sorununa yol açabilir.

Genetik ve ailesel faktörler: En sık öne sürülen nedenlerden birisidir. Alt ıslatma sorunu yaşayan çocukların yüzde 65-85’inde aile öyküsü saptanmıştır.

Psikolojik faktörler: Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir. Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına alt ıslatma sorunu (enüresis) şeklinde yansıyabilir. Başlangıçta, nokturnal enürezis psikolojik bir hastalık olarak düşünüldü ancak; son zamanlarda, psikolojik sorunların bir nedenden çok sonuç olduğu öne sürülmüştür.

Uyku bozuklukları: Önemli problemlerden biri uykudayken mesane dolgunluğunun hissedilmemesi ve tuvalete gitmek için uyanılamamasıdır. Enüretik çocukların uykudan uyandırmak için yapılan uyarılara, normal çocuklara göre daha az yanıt verdikleri görülmüştür. Bu çocukların çoğu kendiliğinden uyanamazlar, ancak yatağı ıslattıktan sonra uyanabilirler. Çoğu çocukta uyanma yeteneği santral sinir sistemi matürasyonu ile düzelir.

Mesane ile ilişkili faktörler: Alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklar ile enüretik olmayan çocukların mesane kapasiteleri arasında fark olmadığı, ancak mesane basınçlarının ölçüldüğü ürodinami testlerinde alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklarda fonksiyonel mesane kapasitesinin düştüğü görülmüştür. Fonksiyonel mesane kapasitesi, mesanenin boşalma anındaki volümüdür.

Gece idrar miktarında artış: Çocuklarda yapılmış olan bazı çalışmalarda Antidiüretik hormon (ADH) salınımındaki değişiklikler nedeniyle gece idrar miktarının arttığı öne sürülmüştür.


Yatağını ıslatan çocukların, yüzde 15-25’ini ikincil tip alt ıslatma oluşturur. Bu çocuklarda altta yatan bir organik neden bulunabilir. İkincil tip alt ıslatma nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz.


Parazitler: Oksiyuriasis üretrada irritasyona yol açarak enürezise neden olabilir.


İdrar Yolu Enfeksiyonları (İYE): Mesane mukozasını irrite ederek sıkışma hissine neden olur. Sekonder enürezisin yaklaşık %30’dan idrar yolu enfeksiyonları sorumludur.


Kronik böbrek yetmezliği: Solüt diürezine neden olarak, enürezis oluşturabilir.


Nörolojik bozukluklar: Meningomiyolosel, spinal kord tümörleri, konvülsiyonlar, nörojen mesane enürezise neden olur.
Üst hava yolu obstrüksiyonu: Geniz eti, uyku apnesine neden olur. Bu da, geçici idrar tutamamaya yol açabilir.

Kaynak: ÇOCUĞUNUZ ALTINI ISLATIYORSA PANİK YAPMAYIN!

Çocuğunuzda Alt Islatma Görülüyor İse; Panik Yapmayn!

Çocuğunuzda Alt Islatma Görülüyor İse; Panik Yapmayn!

Çocuklarda alt ıslatma, tıp dilinde ''Nokturnal Enürezis'', çocukluk çağının en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında; çocuk uyanamayıp yatağını ıslatabilir. Bu durum hastayı ve aileyi etkileyen önemli bir problemdir.
 

''5 Yaşından Sonra Gece Alt Islatan Çocuklara Dikkat''

Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; "5 yaşındaki çocukların beşte biri ayda en az bir kez altlarını ıslatır, erkek çocukların yüzde 5'i, kız çocukların yüzde 1’i her gece idrar kaçırırlar. Bu nedenle çocuklar 5 yaşını dolduruncaya kadar enüretik kabul edilmemelidir'' dedi. Çocuklarda alt ıslatma çeşitlerinin, birincil ve ikincil olmak üzere 2'ye ayrıldığını belirten Op. Dr. Dırık sözlerine şöyle devam etti: '' Birincil tip alt ıslatma, doğumdan itibaren, çocukta gece uykuda işemede hiç kuru dönem olmamasıdır. Bu grupta daha çok genetik yatkınlık, biyolojik ve gelişimsel etkenler sorumlu tutulmaktadır. İkincil tip alt ıslatma ise; en az 6 ay kuru kaldıktan sonra, herhangi bir yaşta tekrar idrar kaçırmaya başlanması durumudur, Alt ıslatma sorununun (tıp dilinde:Enürezis) yüzde 20'sini oluşturur. İkincil tip alt ıslatma, genellikle, organik ve psikolojik nedenler sorumludur.''

 

''Panik Yapmayın, Çocuğunuzun Bir Suçu Yok''

Çocuklarda alt ıslatma sıklığı çocuğun yaşına göre değişiklik göstermekte olduğunu söyleyen Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; 5 yaşındaki çocukların yüzde 15'i, 10 yaşında yüzde 5’i, 15 yaşındakilerin ise yüzde 1'inde alt ıslatma sorununun görülmekte olduğunu belirtti. Dırık, bu gibi durumlarda öncelikle, bir doktora başvurarak, doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılması gerektiğinin altını çizdi. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunmaz ise, çocuğun altını ıslatma nedeni şunlar olabilir:
 

Zamanından önce tuvalet eğitimi verilmesi 
Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir. 
Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de alt ıslatma sorununa yol açabilir. 

Genetik ve ailesel faktörler: En sık öne sürülen nedenlerden birisidir. Alt ıslatma sorunu yaşayan çocukların yüzde 65-85’inde aile öyküsü saptanmıştır.

 

Psikolojik faktörler: Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir. Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına alt ıslatma sorunu (enüresis) şeklinde yansıyabilir. Başlangıçta, nokturnal enürezis psikolojik bir hastalık olarak düşünüldü ancak; son zamanlarda, psikolojik sorunların bir nedenden çok sonuç olduğu öne sürülmüştür.

 

Uyku bozuklukları: Önemli problemlerden biri uykudayken mesane dolgunluğunun hissedilmemesi ve tuvalete gitmek için uyanılamamasıdır. Enüretik çocukların uykudan uyandırmak için yapılan uyarılara, normal çocuklara göre daha az yanıt verdikleri görülmüştür. Bu çocukların çoğu kendiliğinden uyanamazlar, ancak yatağı ıslattıktan sonra uyanabilirler. Çoğu çocukta uyanma yeteneği santral sinir sistemi matürasyonu ile düzelir.

 

Mesane ile ilişkili faktörler: Alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklar ile enüretik olmayan çocukların mesane kapasiteleri arasında fark olmadığı, ancak mesane basınçlarının ölçüldüğü ürodinami testlerinde alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklarda fonksiyonel mesane kapasitesinin düştüğü görülmüştür. Fonksiyonel mesane kapasitesi, mesanenin boşalma anındaki volümüdür.

 

Gece idrar miktarında artış: Çocuklarda yapılmış olan bazı çalışmalarda Antidiüretik hormon (ADH) salınımındaki değişiklikler nedeniyle gece idrar miktarının arttığı öne sürülmüştür. Yatağını ıslatan çocukların, yüzde 15-25’ini ikincil tip alt ıslatma oluşturur. Bu çocuklarda altta yatan bir organik neden bulunabilir. İkincil tip alt ıslatma nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz.
 

Parazitler: Oksiyuriasis üretrada irritasyona yol açarak enürezise neden olabilir.

İdrar Yolu Enfeksiyonları (İYE): Mesane mukozasını irrite ederek sıkışma hissine neden olur. Sekonder enürezisin yaklaşık %30’dan idrar yolu enfeksiyonları sorumludur. Kronik böbrek yetmezliği: Solüt diürezine neden olarak, enürezis oluşturabilir.

Nörolojik bozukluklar: Meningomiyolosel, spinal kord tümörleri, konvülsiyonlar, nörojen mesane enürezise neden olur.

Üst hava yolu obstrüksiyonu: Geniz eti, uyku apnesine neden olur. Bu da, geçici idrar tutamamaya yol açabilir.

5 yaşından sonra gece alt ıslatan çocuklara dikkat!

5 yaşından sonra gece alt ıslatan çocuklara dikkat!

Çocuklarda alt ıslatma, tıp dilinde ''Nokturnal Enürezis'', çocukluk çağının en sık görülen işeme bozukluğudur. Uyku sırasında; çocuk uyanamayıp yatağını ıslatabilir. Bu durum hastayı ve aileyi etkileyen önemli bir problemdir.

 

Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; "5 yaşındaki çocukların beşte biri ayda en az bir kez altlarını ıslatır, erkek çocukların yüzde 5'i, kız çocukların yüzde 1’i her gece idrar kaçırırlar. Bu nedenle çocuklar 5 yaşını dolduruncaya kadar enüretik kabul edilmemelidir'' dedi.  Çocuklarda alt ıslatma çeşitlerinin, birincil ve ikincil olmak üzere 2'ye ayrıldığını belirten Op. Dr. Dırık sözlerine şöyle devam etti: '' Birincil tip alt ıslatma, doğumdan itibaren, çocukta gece uykuda işemede hiç kuru dönem olmamasıdır. Bu grupta daha çok genetik yatkınlık, biyolojik ve gelişimsel etkenler sorumlu tutulmaktadır. İkincil tip alt ıslatma ise; en az 6 ay kuru kaldıktan sonra, herhangi bir yaşta tekrar idrar kaçırmaya başlanması durumudur, Alt ıslatma sorununun (tıp dilinde:Enürezis) yüzde 20'sini oluşturur. İkincil tip alt ıslatma, genellikle, organik ve psikolojik nedenler sorumludur.''

''Panik Yapmayın, Çocuğunuzun Bir Suçu Yok''

Çocuklarda alt ıslatma sıklığı çocuğun yaşına göre değişiklik göstermekte olduğunu söyleyen Özel Ege Şehir Hastanesi Üroloji Uzmanı Op. Dr. Alper Dırık; 5 yaşındaki çocukların yüzde 15'i, 10 yaşında yüzde 5’i, 15 yaşındakilerin ise yüzde 1'inde alt ıslatma sorununun görülmekte olduğunu belirtti. Dırık, bu gibi durumlarda öncelikle, bir doktora başvurarak, doğuştan bozukluklar ya da idrar yollarında iltihap gibi bir hastalık olup olmadığı araştırılması gerektiğinin altını çizdi. Eğer araştırma sonucu herhangi bir hastalık bulunmaz ise, çocuğun altını ıslatma nedeni şunlar olabilir:

  • Zamanından önce tuvalet eğitimi verilmesi
  • Aşırı temiz, titiz, düzenli annenin baskılı tuvalet eğitimine karşı çocuğun tepkisini gösterir. Hiç tuvalet eğitimi verilmemesi de alt ıslatma sorununa yol açabilir. 
  • Genetik ve ailesel faktörler: En sık öne sürülen nedenlerden birisidir. Alt ıslatma sorunu yaşayan çocukların yüzde 65-85’inde aile öyküsü saptanmıştır.
  • Psikolojik faktörler: Yeni bir kardeşin doğması, çocuğun ilgiyi tekrar üzerinde toplayabilmek için kardeşine özenerek altını ıslatmasına neden olabilir. Ailede, ölüm, ayrılık, geçimsizlik, hastalık okul başarısızlığı gibi yaşam olaylarının yarattığı kaygılar, çocukların davranışlarına alt ıslatma sorunu (enüresis) şeklinde yansıyabilir. Başlangıçta, nokturnal enürezis psikolojik bir hastalık olarak düşünüldü ancak; son zamanlarda, psikolojik sorunların bir nedenden çok sonuç olduğu öne sürülmüştür.
  • Uyku bozuklukları:Önemli problemlerden biri uykudayken mesane dolgunluğunun hissedilmemesi ve tuvalete gitmek için uyanılamamasıdır. Enüretik çocukların uykudan uyandırmak için yapılan uyarılara, normal çocuklara göre daha az yanıt verdikleri görülmüştür. Bu çocukların çoğu kendiliğinden uyanamazlar, ancak yatağı ıslattıktan sonra uyanabilirler. Çoğu çocukta uyanma yeteneği santral sinir sistemi matürasyonu ile düzelir.
  • Mesane ile ilişkili faktörler: Alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklar ile enüretik olmayan çocukların mesane kapasiteleri arasında fark olmadığı, ancak mesane basınçlarının ölçüldüğü ürodinami testlerinde alt ıslatma sorunu yaşayan çocuklarda fonksiyonel mesane kapasitesinin düştüğü görülmüştür. Fonksiyonel mesane kapasitesi, mesanenin boşalma anındaki volümüdür.
  • Gece idrar miktarında artış: Çocuklarda yapılmış olan bazı çalışmalarda Antidiüretik hormon (ADH) salınımındaki değişiklikler nedeniyle gece idrar miktarının arttığı öne sürülmüştür.

Yatağını ıslatan çocukların, yüzde 15-25’ini ikincil tip alt ıslatma oluşturur. Bu çocuklarda altta yatan bir organik neden bulunabilir. İkincil tip alt ıslatma nedenlerini şu şekilde sıralayabiliriz.

  • Parazitler:Oksiyuriasis üretrada irritasyona yol açarak enürezise neden olabilir.
  • İdrar Yolu Enfeksiyonları (İYE):Mesane mukozasını irrite ederek sıkışma hissine neden olur. Sekonder enürezisin yaklaşık %30’dan idrar yolu enfeksiyonları sorumludur.
  • Kronik böbrek yetmezliği:Solüt diürezine neden olarak, enürezis oluşturabilir.
  • Nörolojik bozukluklar:Meningomiyolosel, spinal kord tümörleri, konvülsiyonlar, nörojen mesane enürezise neden olur.
  • Üst hava yolu obstrüksiyonu:Geniz eti, uyku apnesine neden olur. Bu da, geçici idrar tutamamaya yol açabilir.

6 Ayda 35 Kilo Verdi, Hayatı Değişti

6 Ayda 35 Kilo Verdi, Hayatı Değişti

Geçirdiği obezite ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo veren Betül Ceylan için hayat yeniden başlıyor. Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül'e muayene oldu. Kısa bir süre sonra Dr. Akgül tarafından ameliyat edildi. 110 kilodan 75 kiloya düştü.

Betül Ceylan'ın ameliyatını gerçekleştiren Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birim Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül ise başarılı bir ameliyat olduğunu, ameliyatın ardından hastaların yeni bir hayata başladıklarını dile getirdi.

''Kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum''

İzmir'de bir fabrikanın muhasebe ve satış bölümünde çalışan Betül Ceylan, 35 yaşında ve 10 yıllık evli. Televizyonda obezite ameliyatı olup memnun olan kişileri görünce bu ameliyatı olmak istediğine karar veriyor. Betül Ceylan: ''Son zamanlarda artık yürürken nefesim kesiliyordu merdiven çıkarken bile çok zorlanıyordum üstüme uygun kıyafet bulamıyordum. Obezite ameliyatı sonrası yeniden doğdum. Şuan kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum. İstediğim her kıyafeti giyebiliyorum, yürürken zorlanmıyorum, nefesim kesilmiyor. 110 kiloydum, şimdi 75 kiloyum'' şeklinde konuştu ve bu ameliyatı olmak isteyenlere; ''Az yiyerek zayıflamayı hedeflesinler eğer bunu başaramıyorlarsa obezite ameliyatı için hiç vakit kaybetmesinler. Zayıf olmak herzaman bir ayrıcalıktır'' dedi. 

''Ameliyat Sonrası Yeni Dönem Başlıyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, hastaların obezite ameliyatı sonrası yeni bir hayata başladıklarını vurguladı ve ameliyat sonrası yapılması gerekenleri anlattı. Op. Dr. Özgün Akgül: ''Ameliyattan sonra beslenme programınız 4 aşamadan oluşmaktadır. Her aşamada vücudunuzu dinlemelisiniz. Tamamen normal beslenmeye geçmeniz bazen 2 ay sürebilir. Ameliyat sonrası doğru beslenme önemli, açlık hissetmeseniz bile günde 6 öğün yemelisiniz ve günde en az 2 litre su tüketmelisiniz. Operasyon sonrası tüm gazlı içeçeklerden kaçının, gazlı içecekler midenizi genişletir. Kahve, çay gibi kafein içeriği yüksek içecekler özellikle ilk 1 ay tüketilmemelidir. Şeker eklenmiş gıdalar, hazır meyve suları, tatalılardan uzak durulmalıdır. 15. günden itibaren kademeli arttırarak spora başlanmalıdır. '' dedi.

 

 6 AYDA 35 KİLO VERDİ, HAYATI DEĞİŞTİ

6 AYDA 35 KİLO VERDİ, HAYATI DEĞİŞTİ

Geçirdiği obezite ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo veren Betül Ceylan için hayat yeniden başlıyor. Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül'e muayene oldu. Kısa bir süre sonra Dr. Akgül tarafından ameliyat edildi. 110 kilodan 75 kiloya düştü.

  • Reklam

6 AYDA 35 KİLO VERDİ, HAYATI DEĞİŞTİ

Geçirdiği obezite ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo veren Betül Ceylan için hayat yeniden başlıyor. Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül'e muayene oldu. Kısa bir süre sonra Dr. Akgül tarafından ameliyat edildi. 110 kilodan 75 kiloya düştü.

6 AYDA 35 KİLO VERDİ, HAYATI DEĞİŞTİ

11 Ağustos 2017 - 12:25

 

Betül Ceylan'ın ameliyatını gerçekleştiren Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birim Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül ise başarılı bir ameliyat olduğunu, ameliyatın ardından hastaların yeni bir hayata başladıklarını dile getirdi.

 

''Kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum''

İzmir'de bir fabrikanın muhasebe ve satış bölümünde çalışan Betül Ceylan, 35 yaşında ve 10 yıllık evli. Televizyonda obezite ameliyatı olup memnun olan kişileri görünce bu ameliyatı olmak istediğine karar veriyor. Betül Ceylan: ''Son zamanlarda artık yürürken nefesim kesiliyordu merdiven çıkarken bile çok zorlanıyordum üstüme uygun kıyafet bulamıyordum. Obezite ameliyatı sonrası yeniden doğdum. Şuan kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum. İstediğim her kıyafeti giyebiliyorum, yürürken zorlanmıyorum, nefesim kesilmiyor. 110 kiloydum, şimdi 75 kiloyum'' şeklinde konuştu ve bu ameliyatı olmak isteyenlere; ''Az yiyerek zayıflamayı hedeflesinler eğer bunu başaramıyorlarsa obezite ameliyatı için hiç vakit kaybetmesinler. Zayıf olmak herzaman bir ayrıcalıktır'' dedi. 

 

''Ameliyat Sonrası Yeni Dönem Başlıyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, hastaların obezite ameliyatı sonrası yeni bir hayata başladıklarını vurguladı ve ameliyat sonrası yapılması gerekenleri anlattı. Op. Dr. Özgün Akgül: ''Ameliyattan sonra beslenme programınız 4 aşamadan oluşmaktadır. Her aşamada vücudunuzu dinlemelisiniz. Tamamen normal beslenmeye geçmeniz bazen 2 ay sürebilir. Ameliyat sonrası doğru beslenme önemli, açlık hmeseniz bile günde 6 öğün yemelisiniz ve günde en az 2 litre su tüketmelisiniz. Operasyon sonrası tüm gazlı içeçeklerden kaçının, gazlı içecekler midenizi genişletir. Kahve, çay gibi kafein içeriği yüksek içecekler özellikle ilk 1 ay tüketilmemelidir. Şeker eklenmiş gıdalar, hazır meyve suları, tatalılardan uzak durulmalıdır. 15. günden itibaren kademeli arttırarak spora başlanmalıdır'' dedi.

6 Ayda 35 Kilo Verdi Hayatı Değişti

6 Ayda 35 Kilo Verdi Hayatı Değişti

Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül’e muayene oldu. Kısa bir süre sonra Dr. Akgül tarafından ameliyat edildi. 110 kilodan 75 kiloya düştü.

 

Betül Ceylan’ın ameliyatını gerçekleştiren Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birim Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül ise başarılı bir ameliyat olduğunu, ameliyatın ardından hastaların yeni bir hayata başladıklarını dile getirdi.

 

Kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum

 

İzmir’de bir fabrikanın muhasebe ve satış bölümünde çalışan Betül Ceylan, 35 yaşında ve 10 yıllık evli. Televizyonda obezite ameliyatı olup memnun olan kişileri görünce bu ameliyatı olmak istediğine karar veriyor. Betül Ceylan: ”Son zamanlarda artık yürürken nefesim kesiliyordu merdiven çıkarken bile çok zorlanıyordum üstüme uygun kıyafet bulamıyordum. Obezite ameliyatı sonrası yeniden doğdum. Şuan kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum. İstediğim her kıyafeti giyebiliyorum, yürürken zorlanmıyorum, nefesim kesilmiyor. 110 kiloydum, şimdi 75 kiloyum” şeklinde konuştu ve bu ameliyatı olmak isteyenlere; ”Az yiyerek zayıflamayı hedeflesinler eğer bunu başaramıyorlarsa obezite ameliyatı için hiç vakit kaybetmesinler. Zayıf olmak herzaman bir ayrıcalıktır” dedi. 

 

Ameliyat Sonrası Yeni Dönem Başlıyor

 

Özel Ege Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, hastaların obezite ameliyatı sonrası yeni bir hayata başladıklarını vurguladı ve ameliyat sonrası yapılması gerekenleri anlattı. Op. Dr. Özgün Akgül: ”Ameliyattan sonra beslenme programınız 4 aşamadan oluşmaktadır. Her aşamada vücudunuzu dinlemelisiniz. Tamamen normal beslenmeye geçmeniz bazen 2 ay sürebilir. Ameliyat sonrası doğru beslenme önemli, açlık hissetmeseniz bile günde 6 öğün yemelisiniz ve günde en az 2 litre su tüketmelisiniz. Operasyon sonrası tüm gazlı içeçeklerden kaçının, gazlı içecekler midenizi genişletir. Kahve, çay gibi kafein içeriği yüksek içecekler özellikle ilk 1 ay tüketilmemelidir. Şeker eklenmiş gıdalar, hazır meyve suları, tatalılardan uzak durulmalıdır. 15. günden itibaren kademeli arttırarak spora başlanmalıdır. ” dedi

Verdiği kilolarla hayatı değiştiKaynak: Verdiği kilolarla hayatı değişti

Verdiği kilolarla hayatı değiştiKaynak: Verdiği kilolarla hayatı değişti

Betül Ceylan, geçirdiği ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo verdi.

Ceylan, kilolu olması nedeniyle çabuk yorulurken üstüne uygun kıyafet bulamuyordu. Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül tarafından ameliyat edilen Ceylan, 6 ayda 110 kilodan 75 kiloya düştü.

Betül Ceylan'ın ameliyatını gerçekleştiren Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birim Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül ise başarılı bir ameliyat olduğunu, ameliyatın ardından hastaların yeni bir hayata başladıklarını dile getirdi.

''Kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum''

İzmir'de bir fabrikanın muhasebe ve satış bölümünde çalışan Betül Ceylan, 35 yaşında ve 10 yıllık evli. Televizyonda obezite ameliyatı olup memnun olan kişileri görünce bu ameliyatı olmak istediğine karar veriyor. Betül Ceylan: ''Son zamanlarda artık yürürken nefesim kesiliyordu merdiven çıkarken bile çok zorlanıyordum üstüme uygun kıyafet bulamıyordum. Obezite ameliyatı sonrası yeniden doğdum. Şuan kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum. İstediğim her kıyafeti giyebiliyorum, yürürken zorlanmıyorum, nefesim kesilmiyor. 110 kiloydum, şimdi 75 kiloyum'' şeklinde konuştu ve bu ameliyatı olmak isteyenlere; ''Az yiyerek zayıflamayı hedeflesinler eğer bunu başaramıyorlarsa obezite ameliyatı için hiç vakit kaybetmesinler. Zayıf olmak herzaman bir ayrıcalıktır'' dedi. 

''Ameliyat Sonrası Yeni Dönem Başlıyor''

Özel Ege Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, hastaların obezite ameliyatı sonrası yeni bir hayata başladıklarını vurguladı ve ameliyat sonrası yapılması gerekenleri anlattı. Op. Dr. Özgün Akgül: ''Ameliyattan sonra beslenme programınız 4 aşamadan oluşmaktadır. Her aşamada vücudunuzu dinlemelisiniz. Tamamen normal beslenmeye geçmeniz bazen 2 ay sürebilir. Ameliyat sonrası doğru beslenme önemli, açlık hissetmeseniz bile günde 6 öğün yemelisiniz ve günde en az 2 litre su tüketmelisiniz. Operasyon sonrası tüm gazlı içeçeklerden kaçının, gazlı içecekler midenizi genişletir. Kahve, çay gibi kafein içeriği yüksek içecekler özellikle ilk 1 ay tüketilmemelidir. Şeker eklenmiş gıdalar, hazır meyve suları, tatalılardan uzak durulmalıdır. 15. günden itibaren kademeli arttırarak spora başlanmalıdır'' dedi.

Kaynak: Verdiği kilolarla hayatı değişti

6 Ayda 35 Kilo Verdi, Hayatı Değişti

6 Ayda 35 Kilo Verdi, Hayatı Değişti

Geçirdiği obezite ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo veren Betül Ceylan için hayat yeniden başlıyor. Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül'e muayene oldu.

Geçirdiği obezite ameliyatı sonrası 6 ayda 35 kilo veren Betül Ceylan için hayat yeniden başlıyor. Kilolu olması nedeniyle çabuk yorulan, üstüne uygun kıyafet bulamayan Ceylan, Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birimi Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül'e muayene oldu. Kısa bir süre sonra Dr. Akgül tarafından ameliyat edildi. 110 kilodan 75 kiloya düştü. 

Betül Ceylan'ın ameliyatını gerçekleştiren Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite Cerrahisi Birim Sorumlusu Op. Dr. Özgün Akgül ise başarılı bir ameliyat olduğunu, ameliyatın ardından hastaların yeni bir hayata başladıklarını dile getirdi.

''Kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum''
İzmir'de bir fabrikanın muhasebe ve satış bölümünde çalışan Betül Ceylan, 35 yaşında ve 10 yıllık evli. Televizyonda obezite ameliyatı olup memnun olan kişileri görünce bu ameliyatı olmak istediğine karar veriyor. Betül Ceylan: ''Son zamanlarda artık yürürken nefesim kesiliyordu merdiven çıkarken bile çok zorlanıyordum üstüme uygun kıyafet bulamıyordum. Obezite ameliyatı sonrası yeniden doğdum. Şuan kendimi 17 yaşında bir genç kız gibi hissediyorum. İstediğim her kıyafeti giyebiliyorum, yürürken zorlanmıyorum, nefesim kesilmiyor. 110 kiloydum, şimdi 75 kiloyum'' şeklinde konuştu ve bu ameliyatı olmak isteyenlere; ''Az yiyerek zayıflamayı hedeflesinler eğer bunu başaramıyorlarsa obezite ameliyatı için hiç vakit kaybetmesinler. Zayıf olmak herzaman bir ayrıcalıktır'' dedi.

''Ameliyat Sonrası Yeni Dönem Başlıyor''
Özel Ege Şehir Hastanesi Genel Cerrahi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, hastaların obezite ameliyatı sonrası yeni bir hayata başladıklarını vurguladı ve ameliyat sonrası yapılması gerekenleri anlattı. Op. Dr. Özgün Akgül: ''Ameliyattan sonra beslenme programınız 4 aşamadan oluşmaktadır. Her aşamada vücudunuzu dinlemelisiniz. Tamamen normal beslenmeye geçmeniz bazen 2 ay sürebilir. Ameliyat sonrası doğru beslenme önemli, açlık hissetmeseniz bile günde 6 öğün yemelisiniz ve günde en az 2 litre su tüketmelisiniz. Operasyon sonrası tüm gazlı içeçeklerden kaçının, gazlı içecekler midenizi genişletir. Kahve, çay gibi kafein içeriği yüksek içecekler özellikle ilk 1 ay tüketilmemelidir. Şeker eklenmiş gıdalar, hazır meyve suları, tatalılardan uzak durulmalıdır. 15. günden itibaren kademeli arttırarak spora başlanmalıdır. '' dedi.

Virüse Bağlı Hepatiten Korunma Çok Önemli

Virüse Bağlı Hepatiten Korunma Çok Önemli

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

''Dünya Hepatit Günü''nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı.

Hepatitden Korunmak Mümkündür
Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne  bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır'' şeklinde konuştu.

Ellerinizi ve Sebzeleri İyi Yıkayın
Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti: ''İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra; gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra; tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A’ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor.

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

''Dünya Hepatit Günü''nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı.

HEPATİTDEN KORUNMAK MÜMKÜNDÜR

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır'' şeklinde konuştu.

ELLERİNİZİ VE SEBZELERİ İYİ YIKAYIN

Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti: ''İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra; gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra; tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A'ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor.

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

''Dünya Hepatit Günü''nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı.

HEPATİTDEN KORUNMAK MÜMKÜNDÜR

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır'' şeklinde konuştu.

ELLERİNİZİ VE SEBZELERİ İYİ YIKAYIN

Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti: ''İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra; gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra; tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A'ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor.

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Virüse Bağlı Hepatitten Korunma Çok Önemli

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

''Dünya Hepatit Günü''nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı.

Hepatitden Korunmak Mümkündür

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır'' şeklinde konuştu.

Ellerinizi ve Sebzeleri İyi Yıkayın

Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti: ''İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra; gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra; tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A’ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor.

 VİRÜSE BAĞLI HEPATİTTEN KORUNMA ÇOK ÖNEMLİ

VİRÜSE BAĞLI HEPATİTTEN KORUNMA ÇOK ÖNEMLİ

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatitler çok yaygın bir sağlık sorunudur. Hepatit, en basit anlamıyla karaciğerin iltihabıdır ve pek çok nedene bağlı olarak oluşabilir'' dedi.

''Dünya Hepatit Günü''nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı.

Hepatitden Korunmak Mümkündür

Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz: ''Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır. Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır'' şeklinde konuştu.

Ellerinizi ve Sebzeleri İyi Yıkayın

Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti: ''İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra; gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra; tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A’ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor.

 

 

 

Hepatit uyarısı

Hepatit uyarısı

ÖZEL Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. Kadir Aksöz, en basit anlamıyla 'karaciğerin iltihabı' olarak tanımladığı hepetit için uyarılarda bulunarak korunmanın temel yollarından birinin ellerin yıkanması olduğunu söyledi.

"Dünya Hepatit Günü"nde hepatit virüsünün türleri ve virüsten koruma yöntemlerini anlatan Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, hepatitlerle ilgili aşı ve bilinçlenmenin önemli olduğunu vurguladı. Özel Ege Şehir Hastanesi Gastroenteroloji Uzmanı Prof. Dr. M. Kadir Aksöz, şunları söyledi

"Hepatit çoğunlukla virüslerden bulaşır. Virüse bağlı Hepatit hastalığının 7 türü olup A, E, F tipi hepatitlerde, virüs bulaşlı su ve besin maddelerinin ağızdan alınması ile oluşur. B, C, D, G türü hepatitler ise kanla temas, tükürük ve cinsel ilişki yoluyla bulaşır. Hepatit A virüsüne bağlı karaciğer hastalığı ülkemizde, genellikle okul çağı çocuklarında sık görülür. Tuvalet hijyeni kötü olan kişilerin ellerini yıkamaması ve sonrasında yiyecek-içeceklere dokunması sonucu kişiden kişiye bulaşır. Bu nedenle, kişisel hijyenin ve sağlık koşullarının yetersiz ve kötü olduğu toplu yaşanan yerlerde kolayca yayılır.

Hepatit B ve C hastalığına sebep olan virüsler sessizdir. Pek çok insan farkında olmadan bu virüsü almış olabilir ve hiçbir belirti olmaksızın bu virüsü taşıyabilir. Tedavi edilmez ise her iki virüs de karaciğer sirozuna neden olabilir. Hepatit A ve B virüsünden korunmanın en etkili yolu aşılanmaktır. Ülkemizde Hepatit A aşısı, çocuklara 18'inci ay ile 24'üncü ayda ücretsiz uygulanmaktadır. Hepatit B aşısı da güvenli ve etkili bir aşıdır. Ülkemizde Hepatit B aşısı, 1998 yılından beri her yeni doğan bebeğe ücretsiz olarak doğum yapılan hastanelerde ve aile hekimliğinde uygulanmaktadır. Hepatit C hastalığına karşı aşı henüz bulunmamaktadır."

"ELLERİNİZİ VE SEBZELERİ İYİ YIKAYIN"

Hepatitten korunmanın temel yollarından biri elleri uygun oranda ve doğru bir şekilde yıkamak olduğunu ifade eden Aksöz, sözlerine şöyle devam etti:

"İşe başlarken ve eve dönünce, aksırma, öksürme ve burun silindikten sonra gıdaların hazırlanmasından önce ve sonra tuvalete gidildikten sonra, sofraya oturmadan önce, bebeğin altını değiştirdikten sonra mutlaka ellerin yıkanması gerekiyor. Özellikle yazın artış gösteren Hepatit A ve E virüsleri besinler ve su yoluyla bulaştığı için,su temininin uygun şekilde yapılması çok önemli. Ayrıca iyi yıkanmamış sebze, meyve ve salatalardan bulaşma riski daha sık görülüyor. Ayrıca yeterince dezenfekte edilmemiş havuzlarda yüzmek özellikle Hepatit A’ya davetiye çıkarıyor. Genel olarak grip benzeri belirtiler yani ateş, karın ağrısı, bulantı, kusma, iştahsızlık, halsizlik, idrarda koyulaşma, gözlerde sararma ile kendini gösteren Hepatit, çocuklarda ise hiç belirti vermeyebiliyor."

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi.

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

''D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, ÇOK ÇEŞİTLİ NÖROLOJİK BELİRTİLERE YOL AÇABİLİR''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS İN İLERLEMESİNİ DURDURAMAYIZ AMA YAVAŞLATABİLİRİZ''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''GEBELİK ASLINDA MS İÇİN KORUYUCUDUR''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi.

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

''D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, ÇOK ÇEŞİTLİ NÖROLOJİK BELİRTİLERE YOL AÇABİLİR''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS İN İLERLEMESİNİ DURDURAMAYIZ AMA YAVAŞLATABİLİRİZ''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''GEBELİK ASLINDA MS İÇİN KORUYUCUDUR''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

 MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKEN DE O!

MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKEN DE O!

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi. Mehdiyev, MS hastalığı hakında ayrıntılı bilgiler verdi.

 

''D vitamini eksikliği MS hastalığının başlamasında bir etkendir''

 

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

 

''MS, çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir''

 

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

 

''MS in ilerlemesini durduramayız ama yavaşlatabiliriz''

 

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

 

''Kadınlarda daha sık görülüyor''

 

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

 

''Gebelik aslında MS için koruyucudur''

 

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

 

 

 

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR

D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR

 

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

A+A-

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi. Mehdiyev, MS hastalığı hakında ayrıntılı bilgiler verdi.

''D vitamini eksikliği MS hastalığının başlamasında bir etkendir''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS in ilerlemesini durduramayız ama yavaşlatabiliriz''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''Kadınlarda daha sık görülüyor''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''Gebelik aslında MS için koruyucudur''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

Kaynak: D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR

D Vitamini Eksikliği MS Hastalığının Başlamasında Etken!

D Vitamini Eksikliği MS Hastalığının Başlamasında Etken!

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi. Mehdiyev, MS hastalığı hakında ayrıntılı bilgiler verdi.

''D vitamini eksikliği MS hastalığının başlamasında bir etkendir''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS in ilerlemesini durduramayız ama yavaşlatabiliriz''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''Kadınlarda daha sık görülüyor''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''Gebelik aslında MS için koruyucudur''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi.

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

''D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, ÇOK ÇEŞİTLİ NÖROLOJİK BELİRTİLERE YOL AÇABİLİR''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS İN İLERLEMESİNİ DURDURAMAYIZ AMA YAVAŞLATABİLİRİZ''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''GEBELİK ASLINDA MS İÇİN KORUYUCUDUR''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

D Vitamini Eksikliği Ms Hastalığının Başlamasında Bir Etken!

Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Multipl Skleroz hastalığı genellikle 20- 40 yaşları arasında ortaya çıkmaktadır ve kadınlarda daha sık görülmektedir'' dedi.

MS hastalığı merkezi sinir sisteminin (beyin ve omurilik) enflamatuar, demiyelinizan hastalığıdır. Nedeni tam olarak bilinmese de çevresel ve genetik faktörlere bağlı bağışıklık sistemindeki bozukluk sonucunda ortaya çıktığı bilinmektedir.

''D VİTAMİNİ EKSİKLİĞİ MS HASTALIĞININ BAŞLAMASINDA BİR ETKENDİR''

Özel Ege Şehir Hastanesi Nöroloji Uzmanı Dr. Zaur Mehdiyev: ''Viral, bakteriyel enfeksiyonlar, beslenme alışkanlıkları, iklim koşulları gibi bazı çevresel faktörlerin MS oluşmasındaki rolüne yönelik çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Enfeksiyöz süreçlerin MS'i tetiklediğini gözlemliyoruz, fakat spesifik olarak herhangi bir enfeksiyöz etkenin süreci başlattığı hiç bir çalışmada kanıtlanmadı.Coğrafi özellikler önemlidir, MS özellikle fazla güneş ışını almayan coğrafi bölgelerde daha sık rastlanır. Bunu güneş ışını az alan yerlerde yaşayan bireylerde D vitamini seviyesinin düşük olması ve dolayısıyla düşük D vitamini düzeyinin bağışıklık sisteminde olumsuz etki yaparak hastalığı tetiklediğini varsayıyoruz. MS hastalığı Amerika ve Avrupa'nın kuzeyinde daha fazla rastlanır. Akdeniz bölgesi'nde orta düzeyde, ekvatora yani güneş ışını fazla alan bölgelere yaklaştıkça MS hastalığının sayısında azalma görürüz. Bu arada bir konunun altını çizmek istiyorum: D vitamini eksikliği hastalığın nedeni değildir, sadece hastalığın başlamasında bir etkendir. Yani bir genetik faktör varsa D vitamini düşüklüğü hastalığın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Hastalığın başlamasında bir etkendir, ama sonraki gelişmesinde, devam etmesinde herhangibir rolü yoktur'' dedi.

''MS, ÇOK ÇEŞİTLİ NÖROLOJİK BELİRTİLERE YOL AÇABİLİR''

''MS, beyin ve omuriliğin farklı bölgelerini etkilediği için çok çeşitli nörolojik belirtilere yol açabilir. MS en çok elde, kolda, bacaklarda uyuşukluklar şeklinde duysal semptomlarla başlar. İkinci en sık gördüğümüz belirti görme kaybıdır. Anlık olan, 2-3 dakikalık görme kayıplarını MS ile ilişkilendirmemek gerekir. MS' le ilgili görme kaybı genellikle tek taraflı ve en az 24 saat sürer. Güçsüzlük, çift görme, dengesizlik, baş dönmesi MS'in diğer belirtileridir. Çoğu zaman bu belirtilerin bir kaçı birarada olabiliyor. MS tanısı alan hastalarda en sık semptomlardan biri de yorgunluktur. Hastaların neredeyse yüzde 85'inde yorgunluk mevcut ve bu hastaların günlük yaşantılarını en çok bozan, hayat kalitesini en fazla etkileyen semptomdur. MS hastalarında yorgunluğunu artıran faktörler : kas spazmı ve mesane sorunlarından kaynaklanan uyku bozuklukları, depresyon, haraket sınırlıkları, enfeksiyoz süreçler, kansızlık, tiroid bozuklukları, uyku apnesi, huzursuz bacak sendromudur. Yorgunlukla ilgili altını çizmek istediğim konu; hastalar kesinlikle yorgunluğum var , acaba MS'miyim şüphesine kapılmasınlar. Yukarıda da belirttiğim gibi yorgunluk MS tanısı alan hastalarda fazla gördüğümüz belirtidir. Tersten bakacak olursak, yorgunluk şikayeti olan bireylerde MS'ten şüphelenilir mi, kesinlikle hayır.

''MS İN İLERLEMESİNİ DURDURAMAYIZ AMA YAVAŞLATABİLİRİZ''

MS hastalarının tedavisini 3 yönde değerlendiriyoruz. Birincisi hastalık modifiye edici tedavidir, yani hastalığın ilerlemesini durduran, atak sıklığını azaltan, prognozu değişen tedavi. İkincisi atak tedavisidir. Atak zamanı 5-7 bazen 10 gün kortizon kullanırız. Üçüncü tedavi yönü semptomatik tedavi dediğimiz, atak sonrası geriye kalan belirtileri tedavi etmek için kullandığımız tedavidir. Tedavi başarısını konuşurken hastanın ve doktorun tedavi anlayışının aynı olması lazım. Bizim açımızdan MS hastalığının tedavisi hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak, bazen de durdurmaktır. Yani tedaviden kastımız hastanın tamamen hastalıktan kurtulması değil. Bu soruyu cevaplaya bilmemiz için MS'te prognozu konuşmamız lazım : Genel olarak bakacak olursak genç erişkinler arasında engellilğe neden olan en sık neden travmadan sonra MS'tir. MS'i tedavi etmezsek, doğal seyrine bırakırsak engellilik oranı yüksek rakamlara çıkıyor. Fakat tedavi altındaki hastaların 1/3'ü tanıdan 20 yıl sonra bile hayatlarını bağımsız olarak devam ettiriyorlar, diğer 1/3'ü ise denge ve güçsüzlük sorunları nedeniyle kısmi desteğe ihtiyaç duyarlar.

''KADINLARDA DAHA SIK GÖRÜLÜYOR''

Beyaz ırkta, sosyo ekonomik düzeyi yüksek olanlarda ve güneş enerjisini az alan kısımlarda yaşayanlarda MS riski daha fazladır. MS, genç erişkinlerde ( 20- 40 yaş arası) ve kadınlarda daha fazla görülmektedir. MS bağışıklık sisteminin hastalığıdır. Bağışıklık sisteminin hastalıkları, yani otoimmun hastalıklar kadınlarda fazla görülür, dolayısıyla MS hastalığı da doğası gereği kadınlarda daha fazladır.

''GEBELİK ASLINDA MS İÇİN KORUYUCUDUR''

MS hastası olan kadınlar gebelik döneminde bir koruma altındadır, gebeliğin kendisi gebelik döneminde hastayı korur. Buna rağmen konu gebelik olunca biz hastayı tümüyle, gebelik öncesi ve sonrasını dönemi de göz önünde bulundurarak değerlendiriyoruz. Neden? Çünkü evet gebelik dönemi hastalık için koruyucudur, fakat gebelik sonrası atak sıklığında ani artışı da görüyoruz. Ayrıca MS'te kullandığımız koruyucu ilaçlar gebelik döneminde bebeğe zarar verebilir. Bu nedenle hasta gebelik istiyorsa mutlaka Nöroloji doktoruyla beraber planlaması gerekir. Anne ve bebek sağlığı için MS hastalarına planlı gebeliği öneriyoruz.

25.07.2017 - 28170

Obezitede tehlike çanları çalıyor

Obezitede tehlike çanları çalıyor

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti. ''Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.'' Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.  

İz Gazete'den alıntılanmıştır > https://www.izgazete.net/saglik/obezitede-tehlike-canlari-caliyor-h17326.html

İz Gazete

Obezite için mücadele şart

Obezite için mücadele şart

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op.Dr. Özgün Akgül, Türkiye’nin ve dünyanın en büyük sağlık sorunlarının başında gelen obezite hakkında bilgi verdi.

Op.Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti.

“Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir” diyen Akgül, şunları söyledi: “Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır.” Akgül, obezite riskinin azaltılması için mücadelenin şart olduğunu vurguladı. (HABER MERKEZİ)

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU: OBEZİTE

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU: OBEZİTE

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.
Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti. 
''Obezite , Kanser Oluşumunu Tetikliyor''
''Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.''
''Obezite İle Mücadele Şart''
Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.

"EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU: OBEZİTE"

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.

"EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU: OBEZİTE"

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti.

''Obezite , Kanser Oluşumunu Tetikliyor''

''Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.''

''Obezite İle Mücadele Şart''

Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.  

 

 

'Obezite Kanser Oluşumunu Tetikliyor'

'Obezite Kanser Oluşumunu Tetikliyor'

Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, obezitenin (aşırı şişmanlık) kanser hastalıklarını tetiklediğini söyledi.

Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, obezitenin (aşırı şişmanlık) kanser hastalıklarını tetiklediğini söyledi. Akgül, "Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası.'' diye konuştu.

Obezite ile birlikte insanların genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini ifade eden Akgül, vücut ağırlığı ile vücut yağ oranının artmasının, hormonal dengeleri bozduğunu, bazı kanser türleri de dahil olmak üzere, hipertansiyon, diyabet, kalp yetmezliği ve inme gibi bir çok kronik hastalığa neden olduğunu kaydetti.

"KANSER OLUŞUMUNU TETİKLİYOR"

Amerika Birleşik Devletleri'nde (ABD) yapılan çalışmalarda, yetişkin insanların yüzde 36'lık bölümünün obezite hastası olduğunun belirlendiğini dile getiren Akgül, "Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 düzeyindedir. Obezite hastalığının yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirdi. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14'lük kısmı, kadınların ise yüzde 20'lik bölümünün obez olduğu belirlendi.

Amerikalılar'ın yalnızca yüzde 25'i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük seviyede. Obezite erkeklerde, rektum, kolon, mide, pankreas, safra kesesi, böbrek, prostat kanserleri riskini, kadınlardaysa, kolon, mide, safra kesesi, böbrek, rahim, meme, yumurtalık ve serviks kanseri riskini arttırıyor.

Hareketsiz yaşam, fast food yemek tarzı, aşırı yağlı beslenme ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığı, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozarak kanser oluşumunu tetikler.'' şeklinde konuştu.

MÜCADELE ŞART

Obezite hastalığı ile mücadelenin şart olduğunu aktaran Dr. Akgül, ''Her sene dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50'ler düzeyine varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltmak için obeziteyle mücadele şart. Halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi gerekiyor. Obezite tedavisine, uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalı. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmeli. Ülkemizde ve Avrupa'da en çok uygulanan yöntem tüp mide ameliyatı. Bu ameliyatla, gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır.'' şeklinde konuştu.

 

‘Stres, obeziteyi tetikliyor’

‘Stres, obeziteyi tetikliyor’

Op. Dr. Özgün Akgül, obezitenin hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldiğini belirtti, “Dünyada 1.1 milyar insan, aşırı kilolu ya da obezite hastası” dedi.

İZMİR DHA

Obezite, günümüzün en tehlikeli hastalıkları arasına girdi. Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül, vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti. 
Türkiye’de yetişkinlerin yüzde 31.2’sinin obezite hastası olduğunu belirten Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül, sözlerine şöyle devam etti: “Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.” 

Dünyada 1,1 Milyar İnsan Aşırı Kilolu!

Dünyada 1,1 Milyar İnsan Aşırı Kilolu!

Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi.

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti.

''OBEZİTE , KANSER OLUŞUMUNU TETİKLİYOR''

' 'Amerika'da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36'sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14'ü, kadınların yüzde 20'sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25'i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.''

''OBEZİTE İLE MÜCADELE ŞART''

Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50'lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart.

Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa'da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.

Uzmandan obezite uyarısı

Uzmandan obezite uyarısı

OBEZİTE ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: "Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası" dedi.

 

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül, vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti. "Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir" diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti:

"Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler."

 

"OBEZİTE İLE MÜCADELE ŞART"

 

Op. Dr. Özgün Akgül, sözlerini şöyle sürdürdü:

 

"Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır."

 

İZMİR, (DHA)

Türkiye'nin En Büyük Sağlık Sorunu: Obezite

Türkiye'nin En Büyük Sağlık Sorunu: Obezite

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: 'Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası' dedi.

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti. 

''Obezite , Kanser Oluşumunu Tetikliyor''

''Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi  Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden  biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.''

''Obezite İle Mücadele Şart''

Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU...

TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU...

Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül: ''Obezite, günümüzde her yaşta görülen ve hayatı tehdit eden bir hastalık haline geldi. Dünyada 1,1 milyar insan aşırı kilolu ya da obezite hastası'' dedi.

A+A-

Obeziteyle birlikte kişilerin genel sağlık durumlarının daha da kötüye gittiğini belirten Op. Dr. Özgün Akgül; vücut ağırlığı ve vücut yağ oranının artmasının hormonal dengeleri bozarak, bazı kanser türleri de dahil, diyabet, hipertansiyon, kalp yetmezliği ve inme gibi çok sayıda kronik hastalığa neden olduğunu ifade etti.

''Obezite , Kanser Oluşumunu Tetikliyor''

''Amerika’da yapılan çalışmalarda yetişkinlerin yüzde 36’sının obezite hastası olduğu tespit edilmiştir, Türkiye'de ise bu oran yüzde 31,2 seviyesindedir'' diye konuşan Özel Ege Şehir Hastanesi Obezite ve Diyabet Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Özgün Akgül sözlerine şöyle devam etti: ''Obezitenin yüksek oranda görülmesi, bilim insanlarını, çağımızın en önemli ölüm nedenlerinden biri olan kanser ile ilişkisini çözmeye yönlendirmiştir. Kanserden ölen erkeklerin yüzde 14’ü, kadınların yüzde 20’sinin obez olduğu tespit edilmiştir. Amerikalıların sadece yüzde 25’i obezite ile kanser arasında güçlü bir ilişki olduğunu biliyor. Ülkemizde ise bu oran çok daha düşük. Obezite erkeklerde; kolon, rektum, pankreas, mide, böbrek, safra kesesi, prostat kanserleri riski; kadınlarda ise; mide, kolon, böbrek, safra kesesi, meme, rahim, yumurtalık ve serviks kanserleri riski artmaktadır. Hareketsiz yaşam, aşırı yağlı beslenme, fast food yemek tarzı ve stresli yaşamın tetiklediği obezite hastalığında, vücutta aşırı artan yağ hücreleri hormonal dengeyi bozar ve kanser oluşumunu tetikler.''

''Obezite İle Mücadele Şart''

Op. Dr. Özgün Akgül: ''Her yıl dünyada milyonlarca insan kansere yakalanıyor. 2020 yılında dünya çapında kanserlerin obezite kaynaklı olanlarının yüzde 50’lere varacağı tahmin ediliyor. Bu riski azaltabilmek için obezite ile mücadele şart. Bu nedenle halkımızın obezite hakkında bilinçlendirilmesi ve bir an önce tedavi edilmesi gerekmektedir. Obezitenin tedavisinde uygun diyet ve egzersiz ile başlanmalıdır. Yeterli kilo kaybı sağlanamayan hastalarda ise vakit kaybetmeden cerrahi tedaviye geçilmelidir. Ülkemizde ve Avrupa’da en çok uygulanan yöntem tüp mide (sleeve gastrektomi) ameliyatıdır. Bu ameliyat ile gıda alımı kısıtlanmakta ve kontrollü kilo kaybı sağlanarak hastalar sağlığına kavuşmaktadır'' dedi.  

Kaynak: TÜRKİYE'NİN EN BÜYÜK SAĞLIK SORUNU...

Sağlıklı Bebek Doğurmak İçin…

Sağlıklı Bebek Doğurmak İçin…

Sağlıklı topluma ulaşmak için öncelikle sağlıklı bebek doğumunu başarmak gerektiğinin önemini belirten  Uzm. Dr. Ferit Tuna; kadın sağlığının korunması gerektiğini, hamilelik süreci için öncelikle anne adayının davranışlarına ve alışkanlıklarına dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.

Özel Ege Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzman Op. Dr. Ferit Tuna:''Çiftlerin istedikleri zamanda, bakabilecekleri sayıda çocuk sahibi olmaları, aile planlaması ve sağlığı açısından önemlidir. Sağlıklı bireylere sahip olabilmek için mutlaka aile planlaması yapılmalıdır.

Sağlıklı Bebek Doğumu Önemli

Op.  Dr. Ferit Tuna: ''Sağlıklı bebeklerin doğmasını başarmak için gelişmiş ülkelerin kabul ettiği normları ülkemizde de sağlamak gerekir. Bu normlardan bazıları; ilk hamilelik yaşının küçük olmaması, iki hamilelik arasında gerekli sürenin geçmiş olması ve çok çocuk doğurulmaması, doğurtulmaması gibi önlemlerdir.  Akraba evliliklerini önlemek , bazı ailelerde var olan genetiksel hastalıklara rağmen hala doğum yapmak bebeklerin sağlıklı bir şekilde doğmalarını engellemektedir. Bebek sağlıklı olmadığı takdirde, toplumun da sağlıklı olmayacağı aşikardır'' dedi. 

''Doğru Doğum Kontrol Yöntemlerini Kullanın''

''Sağlıklı hamileliklerin olabilmesi için insanların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları önemlidir'' ifadesinde bulunan Op. Dr. Ferit Tuna sözlerine şöyle devam etti: '' Bunun için doğum kontrol yöntemlerinin doğru kullanılması gerekmektedir. Ülkemizde bazı kesimlerce uygulanan ''bu günahtır, bu yasaktır, bu yanlıştır'' gibi cümleler gelişmiş toplumlardaki gibi kullanılmamalı, kişilerin kafaları karıştırılmamalıdır. Güvenilir doğum kontrol yöntemleri kullanılmalıdır. Doğum kontrol hapları, spiraller, aylık iğneler, 3 aylık iğneler önemlidir.''

Hamilelikte Takip Önemli

Op. Dr. Ferit Tuna: ''Doğum yapmanın ideal yaşı yoktur ama tabiki bir kadının tam gelişmişlik seviyesine gelmesi lazımdır. Bunu da alt sınır olarak 20'li yaşları, üst sınırını da 35 yaş olarak kabul ederiz. Tabiki arada ilginç vakalar olmaktadır, duruma göre tetkikler ve takip yöntemleri değişmektedir. İkili test, üçlü test, doppler, ayrıntılı ultrason yapılması gibi. Bunların da çok ileri yaş olmadan 35 yaş öncesinde bitmesinde faydası vardır. Son yayınlara göre ikili ve üçlü testin aynı oranda değeri olduğu söylenmektedir, ikili testi yaptıranın üçlü testi yaptırmama gibi bir durumu vardır, şimdi dörtlü test de çıktı. 5'inci ayda da ayrıntılı ultrason yapılmaktadır. Bebeğin tamamen iyi olduğunu söyleyebilmek için 21'inci, 22'inci haftaya ulaşmak lazım'' dedi. 

Has Ajans

 TÜRKİYE SAĞLIKLI BEBEK DOĞUMUNA ODAKLANMALI

TÜRKİYE SAĞLIKLI BEBEK DOĞUMUNA ODAKLANMALI

Sağlıklı topluma ulaşmak için öncelikle sağlıklı bebek doğumunu başarmak gerektiğinin önemini belirten Uzm. Dr. Ferit Tuna, Dünya Nüfus Günü kapsamında, çiftlerin istedikleri zamanda, bakabilecekleri sayıda çocuk sahibi olmaları, aile planlaması ve sağlığı açısından önemli olduğunu dile getirdi.

Özel Ege Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Uzm. Dr. Ferit Tuna, sağlıklı bireylere sahip olabilmek için mutlaka aile planlamasının yapılması gerektiğini belirterek kadın sağlığının korunması gerektiğini ve gebelik süreci için öncelikle anne adayının davranışlarına ve alışkanlıklarına dikkat etmesi gerektiğini vurguladı.

 

''Sağlıklı Toplum İçin Sağlıklı Bebek Doğumu Önemlidir''

Uzm. Dr. Ferit Tuna: ''Sağlıklı bebeklerin doğmasını başarmak için gelişmiş ülkelerin kabul ettiği normları ülkemizde de sağlamak gerekmektedir. Bu normlardan bazıları; ilk gebelik yaşının küçük olmaması, iki gebelik arasında gerekli sürenin geçmiş olması ve çok çocuk doğrulmaması, doğurtulmaması gibi önlemlerdir.  Akraba evliliklerini önlemek , bazı ailelerde var olan genetiksel hastalıklara rağmen hala doğum yapmak bebeklerin sağlıklı bir şekilde doğmalarını engellemektedir. Bebek sağlıklı olmadığı takdirde, toplumun da sağlıklı olmayacağı aşikardır'' diye konuştu.

 

''Doğru Doğum Kontrol Yöntemlerini Kullanın''

 

''Sağlıklı gebeliklerin olabilmesi için insanların istedikleri sayıda çocuk sahibi olmaları önemlidir'' ifadesinde bulunan Özel Ege Şehir Hastanesi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Uzm. Dr. Ferit Tuna sözlerine şöyle devam etti: ''Bunun için doğum kontrol yöntemlerinin doğru kullanılması gerekmektedir. Ülkemizde bazı kesimlerce uygulanan ''bu günahtır, bu yasaktır, bu yanlıştır'' gibi cümleler gelişmiş toplumlardaki gibi kullanılmamalı, kişilerin kafaları karıştırılmamalıdır. Güvenilir doğum kontrol yöntemleri kullanılmalıdır. Doğum kontrol hapları, spiraller, aylık iğneler, 3 aylık iğneler önemlidir.''

 

''Hastanemizde Yüksek Kalitede Yenidoğan Bakım Ünitesi Bulunmaktadır''

 

Uzm. Dr. Ferit Tuna: ''Doğum yapmanın ideal yaşı yoktur ama tabiki bir kadının tam gelişmişlik seviyesine gelmesi lazımdır. Bunu da alt sınır olarak 20'li yaşları, üst sınırını da 35 yaş olarak kabul ederiz. Tabiki arada ilginç vakalar olmaktadır, duruma göre tetkikler ve takip yöntemleri değişmektedir. Bizim her gebeği soktuğumuz takip progralarımız vardır. İkili test, üçlü test, doppler, ayrıntılı ultrason yapılması gibi. Bunların da çok ileri yaş olmadan 35 yaş öncesinde bitmesinde faydası vardır. Son yayınlara göre ikili ve üçlü testin aynı oranda değeri olduğu söylenmektedir, ikili testi yaptıranın üçlü testi yaptırmama gibi bir durumu vardır, şimdi dörtlü test de çıktı. 5'inci ayda da ayrıntılı ultrason yapılmaktadır. Bebeğin tamamen iyi olduğunu söyleyebilmek için 21'inci, 22'inci haftaya ulaşmak lazım'' dedi. Tuna; İzmir Özel Ege Şehir Hastanesi'nde 28 yataklı çok iyi bir yenidoğan bakım ünitesi olduğunu, bebeklere çok iyi bakıldığını, hastaların da rahat ettiklerini sözlerine ekledi.  

Şehre bir hastane gelir

Şehre bir hastane gelir

Dr. Volkan Ertuğrul Nisan ayında Yenişehir’de hizmete giren Özel Ege Şehir Hastanesi’nin başhekimi. Anestezi ve Reanimasyon Uzmanı. Ege Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde uzmanlığını tamamladı. Muş Kadın Doğum ve Çocuk Hastalıkları Hastanesi Ameliyathane Birim Amirliği, Döner Sermaye Komisyon Başkanlığı ve Yoğun Bakım Kurulum Direktörlüğü, Özel Tınaztepe Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Hekimliği ile Yoğun Bakım Sorumlu Hekimliği, Sada Hastanesi Yoğun Bakım Kurulum Direktörü ve Yoğun Bakım Sorumlu Hekimliği, Ata Kalp Kalp Hastalıkları Hastanesi Anesteziyoloji ve Reanimasyon Hekimliği sonrası geldi bu göreve. Hem de genç sayılacak bir yaşta.1978 doğumlu.

Özel Ege Şehir Hastanesi modern mimarisi, ileri teknoloji cihazları, konforlu hasta oda­ları ve poliklinikleri ile hastaların kendilerini özel ve güvende hissetmeleri için tüm de­taylar düşünülerek tasarlanmış durumda.. Uluslararası sağlık standartlarında, modern altyapısı ve üstün tıp teknolojisi ile 8.538 m2 alanda 108 hasta yataklı, 20 düzey 3 yo­ğun bakım ( 7 yatak aktif ), 25 yeni doğan yataklı, 6 ameliyathane, 2 doğumhane,1 anjio salonu, 39 poliklinik, fizik tedavi & infertilite & radyasyon onkoloji merkezleri ve  güçlü hekim & deneyimli öğre­tim üyesi kadrosu ile güler yüzlü ve dinamik hemşire, teknisyen, personel kadrosu ile dikkati çekiyor.

Başhekim’den daha detaylı bilgi alalım dilerseniz..

“7 gün 24 saat sağlık hizmeti sunan hastanemizde 21 çift kişilik, 33 tek ki­şilik olmak üzere toplamda 54 hasta odası bulunuyor.75 hasta yatağı mevcut. 2 adet enfekte odası ile birlikte 25 Küvöz yatak kapasiteli Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesi bulunuyor. Hastane­de 6 adet Ameliyathane bulunuyor. Anjio için düzenlenmiş salonda ise kalp hastaları gönül rahatlığı ile tedavi ediliyor. Tüm Yo­ğun bakımlar, doğumhaneler ve beraberin­deki bölümler, koroner yoğun bakım dahil olmak üzere hijyenik sistem steril havalan­dırma sistemine sahip. Ameliyathane masa­ları ve tavan lambaları ayrıca pendant sis­temleri mevcut. Hastanenin radyasyondan korunma kurallarına uygun olarak yapılmış 3 adet Radyoterapi Tedavi Odası bulunuyor. Tüm Ameliyathanelerde LCD ekranlı oto­masyon sistemi mevcut.”

“Ya poliklinik hizmetleri?”

“Poliklinik hizmetine çok önem veriyoruz. Toplam 39 adet poliklinik odası bulunan hastanemizde 10 yatak kapa­siteli Gözlem Odası, Acil Serviste 4 yatak müşahede Odası, Alçı Odası, Küçük Mü­dahale Odası, resüsitasyon odası var”

 “Cihaz parkında durum nasıl?”

“En yeni sterilizasyon tekniklerinin uygulan­dığı uluslararası standartlarındaki ameli­yathanelerde kullanılan led lambalar; ame­liyatın niteliğine göre ışık rengini ayarlama ve ısı açığa çıkarmama özelliği sayesinde cerrah ve hastaya büyük ölçüde konfor sunuyor. Bina geneli için toplam 12 Adet hijyenik klima santrali mevcut olan hastane, tüm Hepa filtre üniteleri basınç kontrol sen­sörleri ile donatılmış. Binanın tamamında Helojen free tip elektrik kabloları kullanıl­mış, Ameliyathane ve Yoğun Bakım ünite­leri bağımsız UPS ve İzolasyon Transforma­törlü elektrik tesisatı ile donatılmıştır. Has­tanede 2 Adet 630 KVA Otomatik sistem Jenaratör mevcut. Toplam 520 KVA Genel ve Medikal amaçlı UPS sistemi , Medikal gaz sistemi tüm Ameliyathane, Angio, CT, Yoğun Bakım ve hasta odalarında mevcut. Hastanemizde, 1.5 Tesla MRI Cihazı, 128 Sli­ce Bilgisayarlı Tomografi Cihazı, 16 Slice Bilgisayarlı Tomografi Cihazı ,Tek dedektör­lü çift statifli karbon masalı Digital Röntgen Cihazı, 2 adet tek dedektörlü Digital Rönt­gen Cihazı, Digital Mamografi Cihazı, Digi­tal Angiografi Sistemi, C kollu DSA özellikli Skopi cihazı, Seyyar Röntgen Cihazı, 5 adet Ultrason Cihazları , IGRT, IMRT tedavi özelliğine sahip Radyoterapi cihazı, Linear Accelaratör Cihazı, Syngo PACS ve RIS Sistemi mevcut. Hastanemizin Sterilazyon bölümünde ise 1 adet çift kapaklı 330 lt., 1 adet tek kaplı 220 lt., 1 adet Plazma Sterilazatör olmak üzere toplam 3 adet Otoklav mevcut”

Şimdi okurlar soracaklar diğer özel hastanelerden ne farkı var diye..Dr. Volkan Ertuğrul yanıtlıyor soruyu ..

“Sağlıkta önce güler yüz ilkesi ile ferah bir ortamda sağlık hizmeti sunuyoruz. Hastanemiz çok yakın bir zamanda sadece İzmir’in değil dünyanın sayılı özel sağlık kuruluşlarından biri olacaktır. Misyonumuz öncelikle hastanede çalışanlar ve hastalar memnun olsun. Kurum olarak doğru hizmet verelim. Hayalimiz üniversite hastanesi olmak.5 yıl içinde bu hayali gerçekleştireceğimize inancımız sonsuz”

Dr. Volkan Ertuğrul vücut geliştirme sporunda dünya şampiyonlukları olan bir sporcu aynı zamanda. Ares Gym adlı salonunda geleceğin sporcularını da yetiştiriyor. 6 yaşlarında geçirdiği kalp kapak rahatsızlığının üstesinden spor ile gelmiş. Gitar ve ney çalan, hareketli müziği seven, çizgi roman ve Nike ayakkabı koleksiyonu yapan Eruğrul’un kitap ve filmde tercihi fantastik yapıtlar. Beşiktaş’I tutan, maç dışında TV seyretmeyen ve çok güzel giyinen başhekimin hala bekar kalmayı nasıl başardığı muamma.

———————————————————————————————-

Özel Ege Şehir Hastanesi’nde cerrahi

*HD görüntü sistemli laparoskopik ameliyatlar
*Mide ve kalın bağırsak hastalıkları ve cerrahisi

*Mide küçültme ameliyatları
*Karaciğer, safra kesesi, pankreas hastalıkları ve cerrahisi
*Hemoroid (Basur) ameliyatları
*Longo tekniği ile hemoroidopeksi ameliyatları
*Anal fissür ve fistül ameliyatları
*Makat sarkmaları (Rektal prolapsus)
*Kıl dönmelerinin flep ile tamiri
*Tiroid hastalıkları cerrahisi
*Endoktrin (Hormonal) sistem ameliyatları
*Akut apandisit
*Kasık, göbek ve karın ön duvarı fıtıkları
*Kapalı fıtık ameliyatları
*Meme hastalıkları
*Meme koruyucu cerrahisi ve bekçi lenf düğümü örneklemesi
*Frozen ile ameliyat anında patoloji çalışmaları

*Onkolojik ameliyatlar

 

___________________________________________________________________

Protein Tozu Hakkında Merak Ettiğiniz Her şey

Uz. Dr. Volkan Ertuğrul

Hepimiz sağlıklı bir hayat sürmek isteriz. Sağlıklı bir hayatın temel şartları arasında; sağlıklı beslenmek ve spor yapmak gelir. Spor yaparken şekillenmeye başlayan vücudun daha sportif görünmesini kim istemez?? İşte tam bu bağlamda Protein Tozları devreye giriyor. Günümüzde spor yapanlar arasında yoğun ilgi gösterilen Protein Tozları gerçekten yararlı mı? Ya da nasıl kullanılmalı? İşte Protein Tozları hakkında merak ettiğiniz ve bilmeniz gereken can alıcı konular…..
Protein tozu nedir ve zararı var mıdır?
Bu soruya verilecek en pratik cevap yine bir sorudur; peynir yemek zararlı mı ya da bebek maması zararlı mı? Sporcu gıdası olarak kullanılan protein tozu yani whey protein; aslında, peynir altı suyundan yapılmış, toz haline getirilmiş, %30-%90 oranında proteinden oluşan ve geri kalan kısmı yağ ve laktozdan oluşan bir karışımdır. Bu karışım fabrikada kompakt şekil alırsa yani CWP ise sporcu gıdası olan protein tozu, hidrolize( suda kolay çözünür hal alırsa) yani HWP olursa bebek maması olur. Ve asıl bilinmesi gereken protein tozu bir ilaç değil EK GIDA maddesidir. Yani takviye bir besindir.

Protein tozunu kimler kullanmalı ve nelere dikkat edilmeli?
Protein tozu normal sağlıklı beslenmenin üstüne, sporcuların vücudunda egzersizle oluşan ek ihtiyacın karşılanması için alınan ek bir besindir. Egzersiz yapılmadan alınırsa kasa değil yağa dönüşür ve kilo aldırır.  Spor yapan kişiler protein tozu kullanırken şunlara dikkat etmelidir:

• Protein tozu kullanacakların ilk dikkat etmesi gereken konu, protein tozunun FDA (Amerikan İlaç Sanayi Onayı) ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’ndan onaylı olmasıdır. Onaylı ürünler; ambalajının üstünde yazılı olan içerik ile ambalajın içindeki içeriğin aynı olduğu ürünlerdir. Onaylı ürünlerin doğru zamanda ve doğru dozajda kullanımı istenilen sonucun elde edilmesinde büyük rol oynamaktır.

• Her idmana başlayan hemen protein tozu kullanmamalıdır. Vücudu spora alışmalı, bazal metabolizması hızlanmalı ve vücudunun ek proteine ihtiyacı olmalıdır. Bunların oluşması için gerekli olan süre en az 3 aydır. 3. aydan sonra uzman bir kişinin rehberliğinde protein tozu kullanımı başlamalıdır.
•Protein tozu kullanılırken en az 3 lt su tüketilmelidir.

•Eğer internet üzerinden protein tozu alacaksanız; ürünün garanti belgesi ile Tarım ve Köy İşleri Bakanlığı’ndan onayını görmeden ürünü satın almayınız. Garanti ve onayını sorgulatma imkânı var ise sorgulatınız.

Protein tozu nasıl kullanılmalı?

Protein tozu idmandan 45 dakika önce ve idmandan hemen sonra kullanılır. İlerleyen zaman içerisinde günlük doz üçe çıkarılır. Dozajı: Genellikle başlangıç dozu 1 gr/kg olacak şekilde ayarlanır. Ölçeğe ve tozun markasına göre değişkenlik gösterse de bir ölçek protein tozu yaklaşık 30 gr protein içerir. Örnek olarak 70 kg bir birey için günde 70 gr protein tozu yeterlidir. Bir ölçek idman öncesi bir ölçek idman sonrası olmak üzere protein tozu alması yeterli olacaktır.
Hazırlanışı: Yaklaşık 300 cc suya bir ölçek olacak şekilde hazırlanmalıdır.

Kimler protein tozu kullanmamalıdır?
•Spora yeni başlamış henüz metabolizması hızlanmamış kişiler
•Spor yapmayan kişiler
•Daha   önceden bilinen böbrek hastalığı olan kişiler (Nefrotik sendrom gibi idrarında protein olanlar)
•Protein tozunun içindeki tatlandırıcı ya da yan        ürüne alerjisi olan kişiler
•Hipertansiyonu olan kişiler
•Kronik ishal gibi bağırsak hastalığı olanlar(ülseratif kolit gibi hastalığı olan kişiler)
•Protein tozunun içindeki yüksek kalsiyum nedeniyle böbrek taşı olan ve sık atak geçiren kişiler protein tozu kullanmamalıdır.
Genelde protein tozu kullanımından zarar gören kişiler yukarıda sayılı hastalıklardan bir ya da birkaçına sahip olan kişilerdir. Doğru zaman ve doğru dozlarda kullanıldığında, kasın yapısına katılan proteinler sayesinde, vücudun gelişimini sağlar. Yanlış kullanımı ise hayati olabilecek risklere neden olabilir.
Hayatımıza öncelikle sporu almalı ve yine öncelikle sağlıklı bir hayat için spor yapmalıyız. Mutlu ve sağlıklı bir hayat dileklerimle…

Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-FORTISBANK A.Ş.
Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-Zurich Sigorta  Özel Sağlık Sigortası
Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-Türk Telekom Sağlık ve Sosyal Yardım Vakfı
Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-Unıco Sigorta  Tamamlayıcı Sağlık Sigortası
Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-Ziraat Sigorta  Özel Sağlık Sigortası
Ege-Şehir-Hastanesi-Anlaşmalı-Kurumlar-Şekerbank T.A.Ş Personeli  Sosyal Sigorta Sandığı Vakfı

www.egesehirhastanesi.com | © 2018 TÜM HAKLARI SAKLIDIR - Office701 Creative Agency & Information Technology